Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
İbrahim Ethem Gören
İbrahim Ethem Gören

Hezarfen Necmeddin Okyay’ın günlüğünden bir kesit!

50’nci vefât yıldönümünde hat ve ebrû sanatımızın son büyük temsilcilerinden Necmeddin Efendi’nin ruhuna Fatiha niyazıyla…

3 Mart 1916/Cuma

Cuma bugün, Cuma, bayram; Müslümanların bayramı…  Her Cuma olduğu gibi bugün de ruhumu sevinç kapladı; kürsüsüne çıkıp cemaatimle hasbıhal edeceğim camime Cuma vaktinden saatler önce geldim. Cemaatime  Riyâzü’s-Salihîn’den hadis-i şerifler okudum. Hutbede insanın önce kendi nefsine sonra da muhataplarına vaaz etmesinin lüzumundan bahsettim…

Dün gece, bugünkü sohbetime mevzu olan  “İ’z nefseke evvelen sümme iz’in-nâs(e)/Önce kendi nefsine vaaz et, sonra da insanlara nasihatte bulun” meâlindeki hadis-i şerifin ibaresini celi talik kalemiyle defâatle meşk ettim.

13 Kasım 1918/Çarşamba

Bugün kasvetli bir hava hâkim Üsküdar’a. Sabah namazı vaktinden beri inmekte olan bereket yağmuru henüz dindi. Ebru teknemi açtım.  Sekiz-on kadar battal, bir akkâse ve akabinde hatip ebrusu yaptım.

Boyalarım azalmış. Bir miktar boya almam lazım, hazırlanıp iskeleye indim. Yolcu beklemekte olan ilk kayığa binerek Sirkeci’ye geçtim.

Sirkeci, bugün her zamankinden daha bir telâşlı; insanlar, kadınlar bir yerlere kaçışıp duruyor, ecnebi askerler kaçışanların peşinden koşuyor. Şirket-i Hayriye’nin biletçisine keyfiyeti sorduğumda  Mondros Mütarekesi  mûcibince 60 kadar Fransız ve İngiliz zırhlısıyla 4 bine yakın yabancı askerin İstanbul’u işgal ettiğini söyledi.

Heyhat, bu ne hazin manzara!

Âsitâne meydanlarında haçlı askerleri cirit atıyor.  5 asırdır Osmanlıya payitahtlık eden İstanbul ve İstanbullular ilk defa esaretle tanışıyor; Rabbim müstahaklarını versin, defolup gitsinler bir an önce, Âmin.

Sirkeci’ye gelmiş bulunduk bir kere, amma buraları tekin değil. Ecnebi askerler halkı tedhiş ediyor. Müslümanların halet-i rûhiyelerine büyük bir korku hâkim.  Böyle bir ortamda ebru boyalarıyla ne işim olabilir, ama geldik bir kere!

Telâş içinde Mısır Çarşısı’nda, Hikmet Efendi’nin dükkânında aradığım boyaları buldum. En güzel toprak boyalar ve diyar-ı Hind’den gelen her nevi tabii boya var burada. Lahor cividi, sülyen, zırnık ve lök ile birlikte Gülbahar toprağı aldıktan sonra yine alelacele Şirket-i Hayriye’nin vapurunun saatini beklemeden kayığa binerek Sirkeci’den Üsküdar’a geçtim. Geçtim geçmesine ama Sirkeci Meydanı’ndaki o manzara gözlerimin üzerinden gitmiyor.   Birazdan buralara da gelir, elin gâvurunun leşkeri!

6 Ekim 1923/Cumartesi

Sabah Ajansı, işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edeceğini bildirdi. Hemen şükür secdesine vardım. Evimin bahçesine çıkarak boğazı en güzel gören yere iskemlemi koydum. Evet, yanlış görmüyordum, teheccüd vakitlerinde yaptığım içten dualar kabul olmuş olmalı! 5 yıldır Kabataş ve Beşiktaş rıhtımlarında demir atmış vaziyetteki düşman zırhlıları İstanbul boğazını terk ediyor.

Gel keyfim gel!

Bugüne, hususi bir mânâ yüklemek lazım! Talik kalemimle alelacele  ‘Gel keyfim gel’  istifini lazdım. Ve hemen, akşamdan hazır bulunan teknemin başına geçtim. O esnada 5 yıl önce düşman zırhlılarının İstanbul’a geldiği gün aldığım lök boyası aklıma düştü. Bu boyayı kullanarak ebru zemini yaptım, yazıyı akkâse olarak ebruya aktardım ve düşmanların gidişine kahve zevkini ekledim.  Bir yandan kahvemi yudumlarken diğer yandan da boğazdaki tarihî aynı seyre daldım.  O esnada yarısını içtiğim kahve fincanı elimden sıyrılarak kurumakta olan akkâse ebrusunun üzerine düştü.  Vardır bir hikmeti elbet!

11 Aralık 1960/Pazar

Bugün Okmeydanı’na gittim. Üç yıldır üzerinde çalıştığım Osmanlı yayını ve oklarımı deneyeceğim inşallah. Hemen her gidişimde yaptığım gibi meydana giderken destûr istedim, pîrim Şeyh Hamdullah’tan. “Ya Hakk”  diyerek usûlen birkaç atış yaptım. Dün gece bağadan kestiğim zihgir, parmağımı bir hayli acıtmış olsa da atışlarım fena olmasa gerektir!

İkindi vakti yaklaşıyor. Biraz spor olsun mülâhazasıyla vakit namazını kılmak için aşağılara doğru; Piyale Paşa Camii’ne kadar yürüdüm. İmamın arkasındaki yedinci kişiydim.

Sahib’ül-menzîl-i  fi’l-meydan ellezî ismuhû Tozkoparan!

Namaz sonrasında İmam Efendi’yle tanıştık. İsmi Adnan’mış. Okçular Tekkesi’nin harabelerine arada bir göz atması ricasında bulundum. Akabinde tekrar Okçular Tekkesi’ne çıktım.  Tozkoparan İskender’in menzil taşının kalıbını çıkardım.  Ankaribuzzamanda bu ibareyi yazma imkânı bulurum inşallah:  “Sahib’ül-menzîl-i  fi’l-meydan ellezî ismuhû Tozkoparan”

Okçular Tekkesi  muhitinde gecekonduların istilası hız kazanmış. Tabiri caizse topraktan mantar gibi gecekondu bitiyor.  Şehremaneti uyuyor mu?  İki ay önce ekim ayında geldiğimde tesbit ettiğim pek çok menzil taşının yerinde şimdi bacasından duman tüten gecekondular var. Cânım menzil taşlarının bazıları evlerin bahçelerindeki derme-çatma lavaboların altına destek sadedinden konulmuş, bazıları da merdiven basamağı yapılmış…

Âsâr-ı Atîka Cemiyeti âzâlarını sözlü ve yazılı olarak kaç defa uyardım ama sesimiz ne hikmetse işitilmiyor! Ben hattatım, kemankeşim, buraları kemankeşâna vakfedilmiş husûsi arazidir. Okmeyanı’nın tekrar kemankeşlere tahsis edilmesi, şâgil gecekonducuların behemehâl yıkılması mülahazasıyla açtığım davanın günü yaklaşıyor.  Mahkeme reisine keyfiyeti detaylıca arz edeceğim  inşaAllah.

14 Mart 1962/Çarşamba

Sabah namazını kıldırıp cemaat dağıldıktan sonra kürsünün yanına oturup günlük evrâdımla meşgul oldum. Bir müddet zikr-i ilâhîyle meşgul olduktan sonra Üsküdar iskelesine vardım. Orada, âvâzı çıktığı kadar,  “Sirkeci, Sirkeci; Sirkeci’ye son bir kişi!”  diye bağıran adamın kayığına binerek karşıya geçtim.

Sahaflara gideceğim, vakit erken, henüz  Muzaffer Efendi gelmemiştir mülâhazasıyla  Hattat Hamid’e uğradım. Hâl hatır sordum, hasbıhal ettik.  “Neler yazıyorsun şu sıralar?”  der demez biri celî sülüs, diğeri celî ta’lik iki yazı çıkardı.

Celî ta’lik istifte iki satıra dizdiği âlâ yazıdaki ibareyi defterime şöylece not ettim:

Celâliyle zâhir olsa bu da geçer be yâ hû

Cemâliyle âyân olsa ‘bu da geçer’ de yâ hû

Celî sülüs istifte ise  Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin ismini  “Yâ Hazret-i Pîr Şeyh Seyyid Sultân Abdülkâdir Geylânî”   şeklinde yazmış, lakin henüz tashihini tamamlamamış. Yazıları,  mûteberân-ı tüccardan Hacı Nazif Efendi sipariş etmiş.

Hacı Nazif Efendi, sanatkârın hamisi;   İmam hatip mekteplerinin açılışına ön ayak olan  İlim Yayma Cemiyeti`nin kurucularından… Nazif Bey’in zevceleri  Müşerref Hanım’la birlikte kızları Melike, Sütude, Nükhet, Güzide ve Nuriye ile gelini Mesude Hanımefendiler de evlerine haftada bir gelen Nazif Bey’in hac arkadaşı Mustafa Halim Efendi’den 10 küsur yıldır yazı meşk ediyor.

Hamid kardeşim, hanın çaycısına  “Bize çay getir bakalım evladım”  dedikten sonra Konyalı lokantasından aldığım börekleri afiyetle yedik.

Hamid Bey müstesna bir kâbiliyet vesselâm; Sülüs kalemiyle ta’lik kalemi müsabaka halinde…

Sahaflar’a,  Sami Efendi’nin ve softa meşklerinden istifade ettiğim  Filibeli’nin birkaç meşkini getirmiş ihtiyaç sahibi birileri. Hocamın ve Filibeli’nin yazılarıyla birlikte aynı yerden akâid ve usûl-ü fıkha dair iki yazma kitap daha aldım çok şükür.

Muzaffer Efendi’nin Sahaflar Çarşısı’ndaki yedi numaralı ocağına vardığımda  dükkân-ı hikemde yine bir sohbet meclisi kurulmuştu. Muzaffer Efendi her zamanki gibi kitap satıyor görünerek hakikate uyandırma gayretkeşliğini gösteriyordu, hâliyle, sesiyle, nefesiyle…

Bu kez yanında Fen Fakültesi’nden üç delikanlı vardı. Onlara, “Zâhirimiz halk ile bâtınımız Hakk ile”  düsturuna yönelik velûd izahlarda bulunuyordu.

Gençler gittikten sonra epeyce sohbet ettik. İlk üstadı  Sâmi Saruhânî el-Uşşâki Hazretleri’nin ismini celi ta’lik olarak yazmamı istedi.  “Başımın üstüne”  derken,  “Yalnız bu kez bedelini alacaksın Üstadım” dedi.  “Pek âlâ”  diyerek ücret bahsini hemen kapattım.

24 Ocak 1963/Perşembe

Ali Alparslan’dan bir hatıra

Bizim Ali, Londra’dan postayla bir koli göndermiş. Postacıya bir miktar bahşiş verdikten sonra gelen koliyi açtığımda içinden mektupla birlikte gül kataloğu çıktı. Ne kadar sevindim anlatamam.  Çok bahtiyar, memnun ve mesrûr oldum.

Ali hakikaten kalender bir delikanlı,   kibar bir insan, İstanbul Beyefendisi.   Onu  çok seviyorum. Adam, insan… Eli, gözü, gönlü ve ruhu bağlı… Ta’likte yolumu biiznillah o devam ettirecek!

Umudum Ali’de!

Medreset’ül-Hattâtîn’de  Hasan Tal’at  Hoca’mın ve sonrasında Sami Efendi Hazretleri`nin tarif ettiği, Hz. Ali’nin de hattatlara müteveccih meşhur sözünde işaret buyurduğu hattat timsali olmak işte böyle bir keyfiyet olsa gerektir…  Umudum Ali’de!

Kadirşinas talebemin gönderme lütfunda bulunduğu kitabı detaylıca inceledikten, fotoğraf karelerinde olsa da güllerle epeyce vakit geçirdikten sonra Ali’nin geçen sene geldiğinde hediye ederken,  “Arada bakıp talebenizi hatırlarsınız”  dediği  “Hüve’l Hayy’ül-Bâkî”  ta’lik hattını, yazı masamın arkasındaki duvarda asılı bulunduğu yerinden alarak bir kez daha inceledim.

Ali’nin istifini, kalbi gibi pırıl pırıl olan gül kataloğunun üzerine koydum ve gönlüme o anda düşen hissiyatı not defterime rik’a kalemiyle şöylece çiziktirdim:

“Güllerin karşımda her an solmadan durmaktadır. Hem temâşâsiyle gönlüm şâdüman olmaktadır. Eski bağçem hâtıra geldikçe dîdem hûn olur. Şimdi gül tasvirleriyle geçmişi anmaktadır.”

Evet, hasret ve hararetle gül tasvirlerinde geçmişi anıyorum. Ama ne fayda!  “Geçmiş”  ve  “dün”, Toygartepesi’ndeki gülfidanlarım ve keder arkadaşları bağrı yanık bülbüllerle birlikte mazide kaldı. Mâzî yüreğimde hicrân!   Şimdi, yeni bir ümitle bugüne ve istikbale bakma zamanı!

Notlar:  Değerli okuyucularım. Hezarfen Necmeddin Okyay’ın vefâtının 50’inci yılı münasebetiyle güncellediğim iş bu yazıyı Necmeddin Efendi’nin yaşanmışlıklarından, tarihi vâkıa ve vesîkalardan yola çıkarak kaleme aldım. Okumakta olduğunuz yazı, kurgusu hakikate yaslanan sanatkâr hikâyelerinin üçüncüsüdür. Bu seri devam edecek inşallah.

Necmeddin Efendi’nin gül bahçelerine duyduğu özlemi içli ifadelerle dile getirdiği yukarıda paylaştığımız mısralar, bilahare  Çinuçen Tanrıkorur  tarafından Nikrîz;   Niyazi Sayın  tarafından da Şevkefzâ makamında bestelenmiştir. Aşağıdaki linki açarak  Mehmet Kemiksiz  üstadın latif sesine kulak verdiğinizde 1960’lı yılların Üsküdar’ına gideceksiniz.

https://www.kisa.link/HtCOM

Bu vesileyle geçmiş hattatlarımızın, bâhusus  Mustafa Halim Efendi’nin, Hamid Bey’in,  Hacı Nazif Efendi’nin, Müşerref Hanım’ın,  Muzaffer Efendi’nin,  Necmeddin Efendi’nin ve  “Tilmîz-i Necmeddin” Ali Alparslan’ın ervâhına Fatihalar okuyalım.

Fotoğraflar

1-Hezarfen Necmeddin Okyay-Hattat Ceyhun Oydem fotoğraf arşivi

2-Bir Necmeddin Okyay klasiği akkâse Lafza-i Celâl ebrusu-İsmail Nurani İnci Koleksiyonu

3-Necmeddin Okyay akkâse ebru: Gel Keyfim Gel-İsmail Nurani İnci Koleksiyonu

4-Hacı Nazif Çelebi ve mahdumu Mustafa Vefa Çelebi-Mustafa Vefa Çelebi fotoğraf arşivi

5-Hezarfen Necmeddin Okyay-İbrahim Ethem Gören fotoğraf arşivi

6-Hezarfen Necmeddin Okyay celî ta’lik mail kıt’a-İbrahim Ethem Gören koleksiyonu

 

İbrahim Ethem Gören-4 Ocak 2026

Yazı No: 709

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

123