Geçtiğimiz günlerde gazetelerin sütunlarına, internet haber portallarının ekranlarına düşen bir haber, yalnız at meraklılarını değil, biraz tarih ve kültür okumuş herkesin kalbinde ince bir sızı bıraktı. Adana Yeşiloba Hipodromu’nda koşmuş, üç birincilik kazanmış İngiliz kısrağı Smart Latch adlı talihsiz hayvanın kesilip kavurma yapıldığı iddiası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
İddia o ki mesele yalnız bir kesim hadisesi değildir; işin içinde çip, DNA analizi ve kavurma tenceresine kadar uzanan tuhaf bir hikâye vardır! Hatta rivayete göre bir aşevi yemeğinde bulunan mikroçip meselenin kapısını aralamış, iş dönüp dolaşıp bir yarış atının hüzünlü hikâyesine dayanmıştır. Olayın etrafında dolaşan isimler, açıklamalar ve soruşturmalar ise ayrı bir bahistir.

Türk’ün atla olan kadim dostluğu
Biz bu satırlarda hukukî dosyaların ve teknik raporların peşine düşecek değiliz. Bizim derdimiz biraz daha eski, biraz daha derin bir meseledir: Türk’ün atla olan kadim dostluğu.
At Türk’ün Kanadıdır
Türk kültüründe atın yeri üzerine çok söz söylenmiştir. Fakat bu sözlerin en meşhuru hiç şüphesiz Kaşgarlı Mahmud’un meşhur hükmüdür: At Türk’ün kanadıdır.
Büyük âlim bu sözü söylerken bir mecaz kurmakla kalmamış, aslında bir medeniyetin hafızasını da özetlemiştir.
Gerçekten de Türkler tarih sahnesine atın üzerinde çıkmıştır. Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya uzanan uzun yürüyüşte at, yalnız bir binek değil; bir yoldaş, bir sırdaş ve çoğu zaman bir kader arkadaşı olmuştur.
Ecdadımızın hayatını düşününüz: Çadırın kapısında bağlı bir at,
Ufukta bir sefer, Rüzgâr gibi giden bir süvari… Müslüman Türk’ün dünyası biraz da bu manzaradan ibarettir.
At, Avrat ve Silah
Atın Türk kültüründeki mevkii öyle sıradan bir yer değildir. Hafızalara kazınan meşhur üçlü vardır: At, avrat ve silah.
Bu üçlü bir medeniyetin namus dairesini ifade eder. Hatta eski bir söz şöyle der: At, avrat ve silah emanet verilmez.
Burada atın zikredilmesi tesadüf değildir. Çünkü at yalnız bir hayvan değil, sahibinin izzetinin ve özgürlüğünün sembolüdür.
Böylesi bir kültürün çocukları olarak bugün bir yarış atının kavurma tenceresine düşmesi elbette insanın zihninde tuhaf bir yankı bırakıyor.
Oğuz Türkleri At Eti Yer miydi?
Bu mesele açıldığında bazıları tarih kitaplarını karıştırmaya başlar. Evet, Türk boylarının bir kısmı at eti yemiştir. Fakat Oğuz Türkleri için durum biraz farklıdır. Bu hususta yapılan sohbetlerden birinde bir Türkmen’in verdiği cevap meseleyi veciz şekilde özetler: İnsan öz kardeşini yer mi?
Doğrusu bu cevap tarih kitaplarının uzun izahlarından daha kuvvetli bir açıklamadır.
Atların Edebiyattaki Yeri
At yalnız savaş meydanlarında değil, edebiyatımızda da şahlanan bir varlıktır. Destanlarda, hikâyelerde, şiirlerde ve türkülerde atın izine rastlamamak mümkün değildir.
Mesela Kırım hükümdarı Gazi Giray Han şu mısralarıyla at sevgisini zarif bir şekilde dile getirir:
Severiz esb-i hüner-mend-i sabâ-reftârı
Bir perî şekl sanem, bir gözü âhû yerine
Yani şair diyor ki:
Ahû gözlü bir güzel yerine, sabâ rüzgârı gibi giden hünerli atı severiz.
Bugün böyle bir beyti bir yarış atı duysa muhtemelen mahcup olurdu. Çünkü modern dünyanın atlara biçtiği rol biraz değişmiş görünüyor: Hipodromda koşmak, üzerine bahis oynanmak ve emeklilikte ne olacağına dair belirsiz bir kader!

Türkler ve Binicilik
Çin tarih kaynaklarında Türklerin binicilik maharetinden uzun uzun bahsedilir. Rivayete göre Türk süvarileri at üzerinde giderken geriye dönüp hedefi şaşmaz şekilde ok atarlardı. Bu maharet, Selçuklu ve Osmanlı çağlarında da devam etmiştir. Gaziler için at yalnız bir binek değil, gazanın ortağıdır.
Bir Osmanlı gazisinin dilinden söylersek: Atın sırtı izzet, karnı ise hazinedir.
İyi İnsanlar, İyi Atlara Binip Gitti
Ne var ki modern zamanlar biraz acımasızdır.
Bir zamanlar köy meydanlarında, yaylalarda ve kervan yollarında gördüğümüz atlar bugün hayatımızdan yavaş yavaş çekilmiştir. Köyler traktöre, yollar otomobile teslim olunca atların da kaderi değişmiştir.
Eskilerin meşhur sözü bu manzarayı güzel anlatır: İyi insanlar iyi atlara binip gitti.
Fakat son haberleri okuyunca insanın aklına şöyle bir cümle de geliyor: Bazı atlar da kavurma tenceresine gidip geldi”
Elbette bu cümle biraz acı bir mizah taşıyor.
Medeniyet Meselesi
Bugün meselenin özü şudur: At bizim tarihimizde yalnız bir hayvan değildir.
Bir kültürdür, bir hatıradır, bir medeniyet sembolüdür.
Bu sebeple bir yarış atının akıbeti etrafında kopan gürültü aslında sadece bir gıda skandalı değildir. İnsanların kalbinde yankılanan şey biraz da şu sorudur: Biz atlarla kurduğumuz o eski dostluğu kaybediyor muyuz?
Âhir kelâm yerine!
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sav) şu hadisini hatırlayarak bitirelim: Hayır, kıyamete kadar atın perçemine bağlıdır.
Demek ki atın hikâyesi henüz bitmiş değildir.
Yeter ki biz atları yalnız hipodromların çitleri arasında değil, medeniyetimizin hafızasında da yaşatmayı bilelim.
Ve mümkünse…
Kanadı olan bir hayvanı kavurma tenceresine düşürmeyelim!
İbrahim Ethem Gören-15 Mart 2026
Yazı No: 714
Fotoğraflar: TJK’nın Smart Latch sayfasından

YORUMLAR