Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
İbrahim Ethem Gören
İbrahim Ethem Gören

Kalem, Devlet ve Medeniyet: Büyükelçi Mücahit Küçükyılmaz ile Cezayir Üzerine

Devlet adamı ve yazar kimliğiyle Doç. Dr. Muhammet Mücahit Küçükyılmaz, Türkiye’yi Cezayir’de yalnızca diplomatik bir vazife ile değil; tarih, hafıza ve medeniyet idrakiyle de temsil ediyor. Bu söyleşide; kalemin terbiyesiyle devlet aklının kesiştiği yerde, dünden bugüne Türkiye–Cezayir ilişkilerini, Cezayir’in bulunduğu coğrafyanın anlamını ve çağın insanına düşen mesuliyeti konuştuk.

İbrahim Ethem Gören: İnsan, yürüdüğü yolun izlerini hem zihninde hem gönül ikliminde taşır. Sizin fikrî ve edebî serencâmınızı şekillendiren ilk menbalar neler oldu? Hangi isimler, hangi metinler size rehberlik etti?

Mücahit Küçükyılmaz: 1977’de Antalya’nın Kumluca ilçesinde dünyaya geldim. Babamın, öğretmen Ali İhsan Yaraş’ın ve rahmetli dedem Şaban Yavuz’un Kumluca ölçeğine epey büyük kitaplıkları vardı. Hatırladığım kadarıyla ilk elime aldığım kitaplar Yavuz Bahadıroğlu’nun Sunguroğlu serisi, Oğuz Özdeş’in Yavuz’un Pençesi, Hasan Nail Canat’ın Bir Küçük Osmancık Vardı ve Yaralı Serçe kitapları ile Necip Fazıl şiirleriydi. Daha sonra Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, İsmet Özel, Nurettin Topçu gibi isimlerle okuma serüvenim genişleyerek devam etti.

Şiir, çoğu zaman insanın kendisiyle baş başa kaldığı anların dilidir. Şair tarafınız, devlet ve diplomasi mesuliyetinin ağırlığıyla nasıl bir denge kuruyor?

Gençliğimde bazı şiirler yazdım ama dağınık haldeler; bunları pek yayınlama fırsatım olmadı. Üzerinden zaman geçince de ilhama değil, aklın da faal olarak devreye girdiği nesre odaklandım. Bilemiyorum, eskiden yazdığım şiirleri bugün nasıl görürüm. Kendime şair demem.

Yazarlık, bir bakıma çağın şahitliğini tutmaktır. Kaleme aldığınız metinlerde “şahitlik” duygusu sizde nelere tekabül ediyor?

Yazarlık benim için, Allah’ın yarattığı alemi temaşa edip irade-i cüz’iyemle tarihe notlar düşmek… Aslında kelime-i şahadetin pratiğe yansımaları diyelim. Rahman suresinde denildiği gibi “O her an bir iş başında” ise, bize de O’nun işlerine gözümüzün gördüğünce, aklımızın erdiğince şahitlik etmek düşer.

Eserlerinizde sıkça hissedilen tarih ve medeniyet vurgusu, bugünün insanına hangi sorumluluğu hatırlatmak içindir?

Cezayirli büyük düşünür Malik bin Nebi’nin Müslüman toplumlar için dikkat çektiği bir “şanlı tarih”e saplanıp kalma tehlikesi var. Geçmişin ihtişamı bizi kör mü ediyor, aydınlatıyor mu? Burada dengeyi kurmamız, tarihin ak sayfaları kadar kara sayfalarını da görerek yapıcı bir eleştiri ile tarihi okumamız gerek. Tarih Unutmaz kitabında bunu yapmaya çalıştım. Alparslan kadar Kavurd’u da tanıtmak, Hülagu kadar Abbasi Veziri İbn Alkami ve Hülagu’ya danışmanlık yapan Nasireddin Tusi’yi de öğretmek, Çaka bey ile damadı Kılıçarslan’ı beraber bilmek çok çok önemli. Anakronizme düşmeden, dönemin şartlarını kavramaya çalışarak ancak benzer insani hatalardan da ders alarak yapılacak bir tarih okuması bizim ihtiyacımız olan şeydir. Kesinlikle duyguyu dışlamamız gerektiğini söylemiyorum, onunla birlikte tefehhüm ederek tarihi hakikatlerin kavranması bizi geleceğe sağlıklı bir şekilde taşır.

Bugüne kadar kaleme aldığınız kitapları, kendi fikrî yolculuğunuz içinde nasıl bir yere koyarsınız? Her biri ayrı bir durak mı, yoksa tek bir yürüyüşün farklı menzilleri mi?

Buna cevap vermek kolay değil. Aslında hepsi kendi yürüyüşümün duraklarını teşkil ediyor ama bu önceden planlanmış bir yolculuk değil. Kadere tabii olarak birer soluklanma evresinde ortaya çıkıyorlar. Kitapların, genellikle üç beş senelik yoğun çalışma dönemlerinin ardından birkaç aylık dinlenme süreçlerinde zihnimi toparlayıp kaleme döktüğüm şeyler olduğunu görüyorum. Bu yönüyle tek bir yürüyüş ama yön ve tempo itibariyle değişiklik gösterebilir elbette.

Kitaplarınızda tarih, medya, siyaset, etik ve kültür arasında kurduğunuz irtibat dikkat çekiyor. Bugün Türkiye’nin Cezayir Büyükelçisi olarak yürüttüğünüz temsil vazifesiyle birlikte düşünüldüğünde, bu külliyatı bir bütün olarak ele aldığınızda, size göre Türkiye’nin modern dünyada adalet, hafıza ve medeniyet tasavvurunu ayakta tutan asli fikrî omurga nedir?

Türkiye modern dönemde Machiavelli’nin “Hükümdar” Medici’ye telkinlerinin yön verdiği, kurtlaşan uluslararası ilişkilere insani ve ahlaki bir içerik kazandırmaya çabalıyor. Dünyanın başka hangi ülkesi için Türkiye’ye yüklendiği kadar yüksek anlamlar, beklentiler, hayaller yüklenmiştir, bilemiyorum. Özellikle Asya’daki Müslüman ülkelerde ve Afrika’da Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında somutlaşan bir gerçek var: Türkiye insanlığın vicdanıdır. Burada tarihimizden ilham alıyor ve besleniyoruz elbette, ama günümüz dünyasını, onun kurallarının işleyiş biçimini iyi bilmek de gerekiyor. Cumhurbaşkanımız öncülüğünde Türkiye geçmişin bilgisini bugünün pratiğine ahlaki bir içerikle taşıma mücadelesi veriyor, bu yüzden bölgemizde ve dünyada yaşanan çatışmalarda yatıştırıcı, arabulucu bir rol oynuyor.

Modern dünyanın hız ve yüzeysellik dayatması karşısında, metnin vakarını ve derinliğini muhafaza etmek sizce hâlâ mümkün mü?

Hız ve tüketim maalesef haz ve rekabeti öne çıkarıyor. Oysa iyi metnin damıtılması arada bir hayata sakince dönüp bakabilmekle mümkün. Evet, metinler genişliyor, yayılıyor çünkü bilgi ve uyarıcı bolluğu yaşıyoruz ama derinlik ve ağırlık itibariyle metin bir kriz yaşıyor.

Bugünün Türkiye’sinde entelektüelin en temel imtihanı sizce nedir?

Entelektüelin, benim daha olumlu anlam yükleyerek tercih ettiğim münevverin istisnalar hariç çoğunlukla bir medar-ı maişet derdi olmuştur. Bu bir. İkincisi, tercüme fikirlerle kendi toplumuna bakmak, “yarı aydınlanmış” bir zihinle kimliğini inşa etmek ve değerlerini sorgulamak entelektüel/münevver için en tehlikeli açmaz. Sana ait olmayan kelimelerle sana ait olan değerleri ve kendi kimliğini tanımlamaya çalışıyorsan, açık bir çelişkinin içindesin demektir. Bu da değerlerine, kültürüne yabancılaşmayı, hatta onları küçümsemeyi, aşağılamayı da beraberinde getirir. Türkiye’de siyasete yansıyan yerli/milli olan yabancı olan ayrışmasının köklerinin entelektüel zeminde bulunduğunu ve evvela burada çözülmesi gerektiğini düşünüyorum. “Hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” kalanlarla bu problemi çözemeyiz. Yani Foucault’yu, Descartes’ı bilip de İmam Gazali’yi, Farabi’yi duymayanın bize vereceği bir şey yoktur. Daha ötesini söyleyeyim; Ebu Hanife’yi, İmam Maturidi’yi tanımayanın Türkiye topraklarında entelektüel olarak tanımlanma imkânı yoktur.

Dilerseniz sözün bu yerinde devlet aklına, diplomasiye ve temsil mesuliyetinize nazar edelim. Devlet adına bir ülkeyi temsil etmek, sadece diplomatik teamülleri bilmekten öte, bir medeniyet idrakini de gerektirir. Siz bu mesuliyeti nasıl tarif edersiniz?

Bahsettiğiniz mesuliyeti bana Cezayir’de hep hatırlatan bir söz var; Cezayirliler Türkler için “eşrafun Nas” veya “hayrun Nas” yani insanların şereflisi veya hayırlısı ifadelerini sıkça kullanıyorlar. İşte bu, geçmişin bugünü belirleme gücüdür ve bize de tarihimizi iyi bilmek ve bugüne onu doğru biçimde taşımak yükümlülüğünü verir.

Büyükelçilik vazifesi, şahsî kimlik ile resmî temsil arasında hassas bir denge ister. Bu dengeyi kurarken en çok nelere dikkat ediyorsunuz?

Ülkemizi ve Cumhurbaşkanımızı temsilin vakar ve mehabetine uygun şekilde davranmak ve her adımı buna göre atmak mecburiyeti hayatın her anında söz konusu. Özellikle Türkiye idealize edilen, umut beslenen, gitme hayali kurulan bir ülke olduğu için büyükelçinin ve tabii vatandaşlarımızın yurt dışındaki temsil mahiyeti büyük önem arz ediyor. Bunu yaparken, kamuya verilen mesajlarda, görüntülerde ölçülü, saygılı ve muhataba değer veren bir üsluba dikkat etmeye çalışıyorum.

Diplomasi masasında tarih ve kültür bilgisinin yeri sizce ne kadar belirleyicidir?

Tarih, kültür, coğrafya… Bunları bilmeden diplomasi yapılamaz zaten. Diplomasi bu bilgilerin üzerine bina edilen pratiktir. Bir bakıma tarihe ve kültüre hakimiyetiniz mesabesinde sonuç alıp başarılı olabildiğiniz bir alandır.

Vazife yaptığınız Cezayir, sadece bir ülke değil; sömürgeye karşı direnişin, sabrın ve hafızanın da adıdır. Bu tarihsel tecrübe, bugünkü Cezayir’i nasıl şekillendiriyor?

Sömürgeciliğe karşı verdiği destansı mücadele Cezayir’in milli karakterini inşa eden en temel unsurdur. Öyle ki, 132 yıllık işgal döneminde bir an olsun direnişten vazgeçmeyen ve 1954-1962 arası kanlı bir bağımsızlık savaşıyla da bu mücadeleyi zaferle neticelendiren bir millet ne kadar övünse azdır. Sıkça söylediğim bir vakıa şu: İslam dünyasında sömürgeci güçlere karşı savaşarak zafer kazanan ve onları topraklarından kovan iki ülke var; biri Türkiye, diğeri Cezayir. Bu gerçek bile iki milletin karakteri arasındaki benzerliği açıklıyor. Vazgeçmeyen, onurlu, bağımsızlığına ölümüne düşkün iki millet olarak büyük bir tarihi ve benzerliği paylaşıyoruz. Cezayir’in milli kimliği bugün kimsenin içişlerine, egemenlik haklarına müdahale etmemek ve kimsenin de bunlara müdahale etmesine izin vermemek üzerine şekillenmiştir.

Osmanlı Cihan Devleti’nden bugüne uzanan Türkiye–Cezayir ilişkilerini, tarihî bir devamlılık içinde nasıl okumak gerekir?

Osmanlı-Cezayir ilişkileri Endülüs’ün düştüğü ve Engizisyon sürecinde ağır katliamların yaşandığı 16. yüzyıl başında kuruluyor. Önce Oruç Reis’in ardından onun şehadetiyle kardeşi Barbaros’un Cezayir ileri gelenlerinin davet mektuplarına cevaben İspanyollarla savaşmak üzere bölgeye gelmesi bir dönüm noktası oluyor. Yavuz Sultan Selim Endülüs’ten kurtulan Müslümanların yerleştirilmesi konusunda Cezayir’e özel bir önem veriyor ve bu süreç Kanuni devrinde de devam ediyor. Bu nedenle Cezayir’de Baba Oruç, Barbaros, Sinan Reis, Salih Reis, Murad reisler, Hasan paşalar, Hüseyin Dayı büyük saygı görür ve bu karakterler hem Türklerin hem Cezayirlerin ortak kahramanlarıdır. 1832’de Osmanlı devletinin Sırp ve Yunan isyanları ile Rusya’ya karşı savaş nedeniyle zor durumda olduğu bir zaman diliminde başlayan Fransız işgali ilişkilerimizde bir kırılma noktasıdır. Yerel idareciler ve direnişçiler üzerinden kısıtlı imkanlarla devam eden ilişkilerimiz, Cezayir’den Türkiye’ye gelen göçlerle de şekillenmiştir. Hatta Cezayirli büyük direniş önderi Emir Abdülkadir Fransızlara tutsak olduktan sonra Osmanlı devletine sığınmış, ömrünün kalan kısmını Bursa ve Şam’da yani Osmanlı topraklarında geçirmiştir. 1962’de bağımsızlığını kazanmasıyla Türkiye Cezayir’i tanımış ve 1963’te büyükelçilik açmıştır. O günden itibaren Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ile devlet adamlarımız ve büyükelçilerimizin çabalarıyla kayıp zamanı telafi etmişiz ve Cezayir Türkiye’nin “stratejik ortağı” olarak Afrika’da en güçlü ilişkilere sahip olduğumuz devletlerden biri haline gelmiştir.

Cezayir halkının Türkiye’ye bakışında hangi tarihî ve kültürel bağlar belirleyici oluyor?

Cezayir halkında Türkiye’ye karşı müthiş bir muhabbet var. Böylesine geniş coğrafyaya sahip bir ülkenin hemen her bölgesinde aynı sevgiyi görmek de ayrı bir mutluluk vesilesi. Gittiğimiz her yerde öncelikle ortak hatıralarla, birlikte Haçlı işgal girişimlerine ve sömürgeciliğe karşı mücadelelerle örülmüş bir Türk algısıyla karşılaşıyoruz. Bunun üzerine, son dönemde Türk dizileriyle yerleşmiş bir ilgi ve sevgi söz konusu. Cezayirliler dil öğrenme konusunda çok yetenekliler ve bu konuda Türkçe en çok öğrenilen dillerden biri. Gençler, özellikle genç kızlar çok hızlı Türkçe öğrenip akıcı biçimde konuşabiliyor. Sokakta yürürken, alışveriş yaparken muhakkak sizinle Türkçe konuşan, hatta tarihi dizilerdeki “Fevkalade, mühim, senin dilin ne söyler” gibi eski Türkçe kalıpları kullanan kişilerle karşılaşmak hoş bir sürpriz oluyor.

Tabii bu tarihi yakınlık akrabalıklara ve kültürel ortaklıklara da yol açmış. Mesela yemeklerde çorba, börek, baklava, şakşuka, erişte gibi küçük nüanslarla farklılaşsa da, aynı isimlendirmeleri görebilirsiniz. Mimaride, oymacılık, bakır işlemeciliği, dokumacılık gibi el sanatlarında hem motifler hem de tarz çok benziyor. Giysilerde kaftan ortak mesela. Bu kadar çok unsuru paylaşıyor olmamız hem bizim için hem de Cezayirliler için şaşırtıcı bir kültürel ortaklığın varlığını gösteriyor.

Cezayir’in bulunduğu coğrafya itibariyle Afrika, Akdeniz ve İslam dünyası içindeki yeri sizce nasıl bir stratejik anlam taşıyor?

Cezayir tarih boyunca Akdeniz’in kuzeyi ile çalkantılı bir ilişkiye sahip olmuş, genelde varoluşsal tehditler Avrupa kıtasından gelmiş. Emeviler döneminde Arap fetihleri üzerinden İslam ile tanışmış ve o günden sonra İslam dünyasının Kuzey Afrika’nın en kritik noktasındaki temsilcisi olmuş. Sahabeden Ukbe bin Nafi’nin açtığı Mağrib fetihleri yolunu tabiinden Musa bin Nusayr tamamlamış, Berberi komutan Tarık bin Ziyad da bugün kendi adıyla anılan Cebelitarık boğazını geçerek İspanya üzerinden Avrupa’ya kadar ilerletmiştir. Bu süreçte Cezayir toprakları Müslüman orduları için en önemli stratejik bölge konumundadır. Endülüs medeniyeti 1492’de Gırnata’nın düşmesiyle tam olarak yıkıldığı ve insani bir felaketle katliamlara uğradığı zaman, Cezayir sığınılacak bir liman olmuş. Bu sırada Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Kemal Reis, Piri Reis, Oruç Reis, Barbaros Hayreddin, Aydın Reis, Salih Reis, Murad ve Sinan Reis gibi Türk denizciler Endülüs Müslümanlarını katliamdan kurtarıp Anadolu toprakları uzak olduğu için en yakın Müslüman coğrafya olarak Cezayir’e getirmişler. Bu aynı zamanda, Endülüs’te “reconquista”, yani yeniden fetih sürecini bitiren İspanyolların Cezayir’e saldırmaya başladıkları döneme tekabül eder ve Cezayirliler aynı zamanda halife olan Osmanlı sultanı Yavuz’dan yardım isterler. Zaten önceden denizci reisler vasıtasıyla başlamış ve 1516’da Oruç Reis’in Cezayir beyi olmasıyla sonuçlanmış olan ilişki 1518’den itibaren Barbaros Hayreddin Paşa’nın Cezayir beylerbeyliği ile devam eder.

1830’da Cezayir İslam topraklarındaki sömürge girişimlerinin ilk duraklarından biri olur. 1962 yılında kadar 132 yıl boyunca 10 milyonun üzerinde Cezayirli Fransız sömürgeciliğinin kurbanı olur. Bağımsızlığını kazandığı yıl Cezayir nüfusunun 11 milyon civarı olduğunu düşündüğünüzde neredeyse bir ülke kadar nüfusun, bir Cezayir’in daha yok edilmiş olduğunu görürsünüz. Dediğim gibi, Cezayir bu işgal sürecinde bir an bile teslim olmamış, Emir Abdülkadir, Elhac Ahmed Bey gibi liderleriyle sürekli direnmeye devam etmiştir. Bu yönüyle Cezayir hem İslam dünyasında hem de anti emperyalist literatürde çok istisnai bir yere sahip olup Afrika, Asya ve Güney Amerika’daki direniş hareketlerine de ilham vermiştir.

Günümüz dünyasında Türkiye–Cezayir ilişkileri hangi başlıklarda derinleşmeye en müsait alanları barındırıyor?

Ticaret rakamları açısından bakıldığında, 8 milyar dolarlık doğrudan yatırım ile Türkiye Cezayir’deki en büyük yatırımcı konumunda. 6 milyar dolar civarındaki toplam ticaret hacmi de Afrika’da ulaştığımız en yüksek oranlar arasında. Her iki rakamı 10’ar milyar dolara ulaştırma hedefimiz var. Bunun dışında ilişkilerde çok hızlı bir kurumsallaşma süreci başlattık. Sadece diplomasi ve diplomatik kurumlarla sınırlı kalmadan, kültür, ticaret, eğitim alanlarında Ziraat Bankası, Yunus Emre Kültür Merkezi ve Maarif Türk Okulu’nu faaliyete geçirdik. Ortak ticaret odasının da kuruluş çalışmaları ilerliyor. Ayrıca 2025 yılında Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’ın katılımıyla Oran şehrinde başkonsolosluk açtık, şu anda da başkentte elçilik binası, konutu ve konsolosluk inşaatlarımızı sürdürüyoruz. Kamu ve özel şirketlerimizi de Cezayir’de temsilcilik ve ofis açmaya teşvik ediyoruz, bu alanda da sürekli yeni adımlar atılıyor. Zira ilişkilerde en çok müesseseler oluşturmaya, yani kurumsallaşmaya ihtiyacımız var ve hızlı bir şekilde bunu gerçekleştiriyoruz.

Kültürel diplomasi, klasik siyasal diplomasinin önüne geçebilir mi? Bu noktada edebiyat, sanat ve ortak hafıza nasıl bir rol üstlenebilir?

Kültür, ticaret, sanat, mimari, edebiyat diplomasinin yolunu açan, ona destek olan unsurlar olarak bazen ondan önce yola çıkabiliyor. Bu da diplomasi için çok önemli bir katkı oluyor. Cezayir’le olan ortak tarihimiz bunun en önemli göstergesi mesela. Edebiyat ve sanatın diplomasi ile dirsek temasında olarak ortak kültür öğelerine odaklanması, karşılıklı telif ve tercüme eserler üretmesi, birlikte sempozyum, konferans, seyahat programları oluşturması doğal mecraında ilerleyen bir ilişkinin kurulmasını sağlıyor. Örneğin, Osmanlı mirası Keçiova Camii, Fransız işgali sırasında katedrale çevrilirken binlerce Cezayirli direnerek şehit olmuş ve bağımsızlık sonrası Cezayirlilerin ilk yaptıkları işlerden biri, Keçiova’yı aslına inkılap ettirerek yeniden cami yapmak olmuştur. Daha sonra TİKA tarafından restore edilerek Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifiyle yeniden ibadete açılan Keçiova bugün ortak tarihimizin en güçlü sembolik hafızasını oluşturuyor. Cezayir’e gelen vatandaşlarımızın muhakkak ziyaret etmelerini tavsiye ederim.

Devlet, edebiyat ve insan arasında kurduğunuz uzun yürüyüşten geriye dönüp baktığınızda, sizi en çok mesuliyet duygusuna sevk eden şey nedir?

Gelecek nesillerin kimlik ve değerlerini doğru biçimde inşa edebilmelerini sağlayabilmek üzerimizdeki en büyük mesuliyettir. Çünkü değer aktarımının karmaşıklaştığı ve sabote edildiği bir iletişim ortamında yaşıyoruz. Bu bakımdan ortaya koyduğumuz eserleri bu kimlik inşasına katkıda olumlu bulunacak şekilde kurgulamalıyız. Bunun aslında sade bir yolu var: Hepimiz yapıp ettiklerimizi, ürettiğimiz eser ve değerleri kendi çocuklarımıza hitap eder gibi düşünerek oluşturursak bu mesuliyeti yerine getirmiş oluruz diye düşünüyorum.

Genç kalemlere, diplomatlara ve bu coğrafyanın yükünü omuzlamak isteyenlere hangi mesajları iletmek istersiniz?

Arkamızda devasa bir tarih var ama bize yük değil, yükümüzü alan, yüzümüzü ağartan bir ışık olarak duruyor. Bize sadece onu iyi tanımak ve geleceğe taşımak düşüyor.

İlginiz için teşekkür ediyorum.

 

İbrahim Ethem Gören-17 Mart 2026

Yazı No: 715

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR