Bilmiyorum, başka ülkelerde de bizimki kadar gündem bolluğu var mıdır? 2009’da bu konuyla ilgili bir yazı kaleme almıştım. Aradan geçen yıllar içerisinde yalnızca gündemlerimiz değil, gündemle kurduğumuz ilişki de değişti. Bir zamanlar kahvelerinde, ortam sohbetlerinde ve gazete sayfalarında şekillenen merakımız, televizyon ve telefon ekranları marifetiyle dünyanın dört bir yanına uzanıyor artık. Üstelik yalnızca gündemi takip etmiyor, onun içine giriyor; yorum yapıyor, taraf oluyor, tartışıyor ve çoğu zaman farkında olmadan gündemin parçasına dönüşüyoruz.
Dizi, sinema, magazin, spor ve siyaset… Her biri dikkatimizin peşinde. Bir haberin şaşırtıcılığı, bir tartışmanın harareti, bir görüntünün çarpıcılığı, çoğu zaman taşıdığı hakikatin önüne geçebiliyor. GÜNDEM, hayatımızın sıradan bir parçası olmaktan çıkıp hayatımıza yön veren bir meşguliyete dönüşüyor.
Her sabah yeni bir tartışmayla uyanıp her akşam başka bir tartışmayla günü tamamlıyoruz. Bir gelişmeye öfkeleniyor, bir açıklamayla umutlanıyor, bir iddiayla taraf oluyoruz. Bazen başkasının acısını izlemek, kendi hayatımızdaki boşluğu doldurmanın kolay bir yoluna dönüşüyor. Ağlatan bir diziyle teselli buluyor, ülkenin geleceğini ilgilendiren bir tartışmayı heyecanla takip ediyor, bir felaketin ardından günlerce üzülüyor, sonra yeni bir gelişmeyle önceki üzüntümüzü geride bırakabiliyoruz. Öyle ki kendi hikayemize ait olmayan bir yaşam biçimini farkında varmadan kendi hayatımızmış gibi yaşayabiliyoruz.
İnsan, bir derdi olmasını ister; hiç değilse uğruna üzüleceği, düşüneceği, mücadele edeceği bir meselesi olsun. Fakat başkalarının meseleleriyle meşgul olmak, insanın kendi meseleleriyle yüzleşmesini kolaylaştırmıyor. Belki de asıl çelişki burada başlıyor: Hayatın içinde olduğumuzu sanırken hayatı seyretmeye alışıyoruz.
Kurgulayan, oynayan, oynatan ve izleyen… Herkesin kendine göre bir rolü var. Fakat bu büyük oyunun sonunda kimin kazandığını, kimin kaybettiğini ve bedelini kimin ödediğini sormayı çoğu zaman ihmal ediyoruz.
Haberdar oluşumuzun bize hiçbir faydası olmayan pek çok olay sürekli gündemimize servis ediliyor, ardından gelen yeni gündem öncekini bir çırpıda boğuyor. Bugün dijital mecralarda bu döngü daha da hızlanmış durumda. Bu durum zihnimizi canlı tutuyor gibi görünse de dikkatimizin parçalanmasına ve toplumsal hafızamızın zayıflamasına yol açabiliyor.
Bir meseleyi konuşmakla onu anlamak, bir gelişmeyi takip etmekle onun sonuçlarını kavramak aynı şey değildir. Çok konuşulan her konunun yeterince anlaşıldığını, uzun süre gündemde kalan her meselenin çözüme kavuştuğunu da söyleyemeyiz. Aksine; gündemlerin çokluğu, çözümsüzlüklerin yeni meselelerle örtülmesine neden oluyor maalesef.
Gündem adreslerinden biri hiç şüphesiz MEDYAdır. Ancak medyanın rolünü yalnızca haber vermekle sınırlamak mümkün değildir. Burada temel mesele, medyanın gündem oluşturması değil, bunu hangi amaçla ve hangi sorumluluk anlayışıyla yaptığıdır.
Gazetecilik, kamuoyunu bilgilendirme ve gücü denetleme sorumluluğu taşır. Ne var ki dikkat ekonomisinin belirleyici olduğu bir düzende, kimi zaman hakikatin önüne sansasyon, araştırmanın önüne hız, toplumsal yararın önüne izlenme oranları geçebiliyor. İnsanların korkuları, öfkeleri, merakları ve bastırılmış arzuları, ilgi çekmenin araçlarına dönüşebiliyor.
Zenginlik hayali, şöhret tutkusu, sınırsız bireysel özgürlük vaadi ve başkalarının özel hayatına duyulan merak, bu düzenin kolaylıkla besleyebildiği duygular arasında. Sosyal medya ise bu ilişkiye yeni bir boyut kazandırıyor. Artık yalnızca medya kuruluşları değil, algoritmalar, içerik üreticileri ve sıradan kullanıcılar da gündemin oluşumunda etkili.
Bir olayın ayrıntılarını öğrenmeden hüküm veriyor, doğruluğunu araştırmadan paylaşıyor, sonuçlarını görmeden başka bir tartışmaya geçiyoruz. Bu yüzden bir paylaşımın milyonlara ulaşması, onun doğru olduğunu göstermiyor. Bir iddianın sürekli tekrarlanması, onu hakikate dönüştürmüyor. Bir kişinin geniş kitlelerce konuşulması da onun gerçekten önemli bir meseleye ışık tuttuğu anlamına gelmiyor.
Bununla birlikte, bütün sorumluluğu medyaya yüklemek de kolaycılık olur. Çünkü medya, çoğu zaman toplumun ilgisini çeken konuları işlerken aynı zamanda o ilgiyi yeniden şekillendiriyor. Ortada karşılıklı beslenen bir ilişki var: Toplum ilgi gösteriyor, medya ilgiyi büyütüyor; büyüyen ilgi yeni içerikleri, yeni içerikler de yeni alışkanlıkları doğuruyor. Bu döngüde asıl kaygı verici olan, medyanın güçlü olması değil; sahip olduğu gücün hangi ilkelerle kullanıldığının yeterince sorgulanmamasıdır.
SİYASET ile medya arasındaki ilişki de bu tablonun ayrılmaz bir parçasıdır. 2009 yılında kaleme aldığım yazıda, siyasi gündemlerin belirlenmesinde medyanın ağırlığına dikkat çekmiş; iktidarların çoğu zaman medya tarafından öne çıkarılan meseleler üzerinden tartışıldığını vurgulamıştım. Bunun yanında, ülke gündeminin zaman zaman dış gelişmelerin etkisiyle şekillendiğini de belirtmiştim.
Aradan geçen yıllar, bu ilişkinin tek yönlü olmadığını daha açık biçimde ortaya koydu. Siyaset yalnızca medyanın oluşturduğu gündeme cevap vermiyor; siyasi aktörler de hangi konuların konuşulacağını, tartışmanın hangi çerçevede yürütüleceğini ve kamuoyunun dikkatinin nereye yöneltileceğini etkileyebiliyor.
Özellikle iktidar, sahip olduğu kurumsal imkânlar ve karar alma yetkisi sayesinde gündemin şekillenmesinde önemli bir konuma sahip. Muhalefet ise çoğu zaman bu gündeme itiraz ederek, onu eleştirerek veya nadir de olsa alternatif bir çerçeve oluşturmaya çalışarak siyaset yapıyor. Medya da farklı yayın politikaları doğrultusunda bu tartışmaları büyütebiliyor, daraltabiliyor ya da başka yönlere taşıyabiliyor.
Elbette her siyasi gündem, bilinçli biçimde üretilmiş bir senaryonun sonucu değildir. Gerçek sorunlar, krizler, toplumsal talepler ve beklenmedik gelişmeler de gündemi belirler. Ancak hangi meselenin ne kadar konuşulduğu, hangi soruların cevapsız bırakıldığı ve hangi konuların geri plana itildiği, siyasetin işleyişi açısından önemlidir.
Bir ülkede siyaset, sürekli olarak gündem belirleme ve rakibinin gündemini bozma mücadelesine dönüşürse, esas meseleler kolayca ıskalanmış olur. Ekonomik refah, eğitim, adalet, liyakat, üretim, gençlerin geleceği ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi konular, günlük tartışmaların gürültüsü içinde heba olur gider.
Siyasi başarı, yalnızca kamuoyunun dikkatini belirli bir konuya yöneltebilmekle ölçülemez. Asıl başarı, toplumun gerçek sorunlarına çözüm üretebilmek ve bu çözümlerin sonuçlarını ortaya koyabilmektir. Çünkü gündemi yönetmekle ülkeyi yönetmek aynı şey değildir.
Bütün bunların sonunda dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Gündemi toplum mı belirlemeli, yoksa toplum gündem peşinden mi sürüklenmeli?
Vatandaşlık, yalnızca olup bitenleri izlemekten veya siyasi gelişmeler hakkında kanaat belirtmekten ibaret değildir. Bilgi edinmek, sorgulamak, hesap sormak, ortak meseleler üzerinde düşünmek ve gerektiğinde çözümün parçası olmak da vatandaşlığın sorumlulukları arasındadır.
TOPLUMun gündemi elbette siyasetçilerden, gazetecilerden veya diğer güç odaklarından bağımsız değildir. Fakat toplum, kendi önceliklerini belirleyebilecek bilinç ve iradeye sahip olduğunda bu aktörlerle kurduğu ilişki de değişir.
İşte bu yüzden mesele, gündemlerin hiç değişmemesi veya her gün yalnızca ciddi konuların konuşulması değildir. Mesele, hangi konunun neden önemli olduğunu anlayabilmek, geçici heyecanlarla kalıcı sorunları birbirinden ayırabilmek ve gündem değiştiğinde sorumluluğumuzu unutmamaktır.
Toplumun bunu başarması halinde kimin ne söylediğinden ziyade milletin neye ihtiyaç duyduğu önem kazanır. Siyasi tartışmalar kişilerin ve kurumların günlük hesaplarından sıyrılıp kamu yararına yönelir. Medya, yalnızca ilgi çekmenin değil, toplumu aydınlatmanın peşinden gider. Kişi, ekranla gerçek hayat arasındaki ayrımın farkına varır ve kendi özüne dair yaşam inşasını korur.
Ahmet ÇİÇEK
Youtube : youtube.com/@mikrofoncatv
İnstagram : instagram.com/mikrofoncatv
Facebook : facebook.com/ahmeticicek
İletişim : mikrofonca@gmail.com

YORUMLAR