Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Ahmet Çiçek
Ahmet Çiçek

HİÇ İLE HER ŞEY ARASINDA İNSAN

Bu yazıyı bilimsel metotlarla değil, biraz tefekkür esasıyla, biraz da hasbıhal edasıyla kaleme almak istiyorum. Zira insanı anlamak için kitap sayfalarından ziyade içimize yönelmek daha faydalı olabiliyor.

Soru kısa ve basit: “İnsan nedir?” Fakat cevap aynı basitlikte ve kolaylıkta değil maalesef. İnsanı anlama çabası, düşünce yolculuklarının belki de en eski ve en çetin olanıdır.

Benim fark ettiğim kadarıyla insan, “hiç” ve “her şey” gibi bu iki uç arasında konumlanan ve bütün ömrü boyunca kendisini tanımaya çalışan garip bir varlıktır.

Standartlaşmış ritüeller kuşağında insan, kendisine tahsis edilmiş küçücük bir zaman diliminde yürüyüp gidiyor. Harikulade haller içerisinde nefes alıp vermekte olduğumuz halde her şeyi normal görüşümüz ve hayretten uzak duruşumuz ne gariptir değil mi? Buradan bakınca belki de insanın en talihsiz alışkanlığı, mucizeyi sıradanlaştırmasıdır. Güneş, yıldızlar, katmanlar, bulutlar ve yağmurlar altında; ateşler, taşlar, topraklar ve sular üstünde bir denge tutturulmuş ve bizler bu dengede yürüyoruz, uçuyoruz, yüzüyoruz. Bir vakit isimsiz bir hiçken şimdi her şeyi sahiplenen ve hatta hiçliğini unutup Var edene hasım kesilen efendi (!) olabiliyoruz, medeniyetler kurup medeniyetler yıkabiliyoruz.

Hayretimizi kaybediyoruz. Oysa ki hayret, insanın varlık karşısındaki ilk uyanışıdır. İnsan, hayret etmeyi bıraktığı gün biraz da kendisine yabancılaşmaya başlar. Çünkü biz öyle bir varlık düzeninin içindeyiz ki, bir taraftan evrenin karşısında neredeyse bir hiçiz; diğer taraftan bütün bu âlemi anlamlandırabilecek bir idrak, irade ve sorumluluk taşıma yönümüzle hiçten çok daha fazla şeyiz.

İşte insanın sırrı biraz da burada başlıyor.

Bir zamanlar hiçtik gerçekten, yoktuk. Sonra bir ismimiz, cismimiz oldu ve hikayemiz başladı. Dünyanın nimetleriyle tanıştık. Taşları üst üste koyup saraylar yaptık; kelimeleri yan yana getirip şiirler yazdık, toprağı işleyip ürün yetiştirdik; gökyüzü keşfe koyulduk. Ama bir yerde yanlışımız belirdi: Haddi aşıp kendimizi varlığın sahibi saydık. Bir vakit koca bir hiçken, bugün her şeyi sahiplenen bir efendiliğe yeltenebiliyoruz. İşte insanın gerçek paradoksu budur. Demek ki “hiç” olduğunu varsaydığında kibirleniyor insan; “her şey” olduğunu unuttuğunda ise öz değerini inkâr ediyor. Oysa hakikat, bu ikisinin arasındadır.

İnsan acizdir, muhtaçtır, ölümlüdür, sınırlıdır. Bu açıdan bakıldığında insan gerçekten de “hiç”tir. Fakat mesele burada bitmez. Kur’an, insanın yaratılışına dair bambaşka bir pencere açar. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışız” buyurur. (Tîn, 95/4). Bir başka ayette Allah, meleklere yeryüzünde bir “halife” yaratacağını bildirir. (Bakara, 2/30). Yine Kur’an, yeryüzünde bulunanların insanın hizmetine sunulduğunu aktarır. (Bakara, 2/29; Lokmân, 31/20).

Demek ki insanın hiçliği ile her şey oluşu aynı anda doğrudur. Evet insan bir başına sonsuz değildir. Ama aklı, iradesi, idrak ve sorumluluğuyla sıradan bir varlık da değildir.

“Ben neyim ki, kim oluyorum ki?” gibi ifadeler ilk anda tevazu gibi sanılabilir ancak insanın kibri nasıl bir kusursa, kendisine verilmiş kıymeti inkâr etmesi de başka bir aşırılıktır. Çünkü verilen bir nimeti küçümsemek, verenin ikramını da küçümseme mahiyeti taşır.

Şükür sadece “Elhamdülillah” demek değildir. Bir musibete karşı sabretmektir. Bazen sana verilen aklı kullanmaktır. Bir imkânı hayra dönüştürmektir. Bir makamı adaletle süslemektir. İmar etmektir, tımar etmektir, tamir etmektir vesaire.

Bu bakımdan insanın: Yüce Rabbim şükredebilmem için nimet verdi; sabredebilmem için dert verdi, çözebilmem için akıl verdi; imar edebilmem için imkân verdi.” diyebilmesi kibir değil, nimetin farkına varmasıdır.

Buradaki ayırt edici çizgi, yani asıl kibir, kendisine verilen imkânla kendisini Yaradan’dan bağımsız görmektir. Kendindeki değeri görmek değil; o değerin kaynağını kendisi sanmasıdır.

Yunus Emre, insanın bütün bu arayış hududunu birkaç mısraya sığdırır:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendin bilmezsin,

Ya nice okumaktır?”

 

Yunus’un çağrısı şudur: Bilmek, insanı kendisine götürmüyorsa eksiktir. Kendini bilmek ise yalnızca psikolojik bir farkındalık değildir. Aynı zamanda aczini bilmesi, sınırlarını, kabiliyetlerini, sorumluluğunu bilmesi ve nihayet varlığının sahibini bilmesidir.

Yaşamak; tüketmek değil, inşa etmektir. İnsan için yaşamın bir sanat olma fırsatı var. Fakat hayatın bütün maksadını rahat etmekten ibaret sayıp günlere birbirini kovalatırsak; iş, yemek, uyku, eğlence, alışveriş, konfor… Çok anlamlı bir sanat çıkmaz buradan. Hayat, sadece tüketilecek bir süre değildir. İnsanın elindeki en büyük tuval, kendi hayatıdır.

Elbette bunlar da kıymetsiz değildir. Bunları kıymetsiz yapan şey hayatı bunlardan ibaret saymak ve sanmaktır. İnsan yalnızca karnını doyurmak, bedenini dinlendirmek ve konforunu artırmak için yaşamaya başladığında, elindeki muazzam imkânı küçük bir alanda heba etmiş olur.

Fakat burada ince bir çizgi var. “İnsan her şeydir” demek, insanı merkeze koyup onu sınırsız bir varlık gibi görmek değildir. Tam tersine… İnsana verilen değer, onun sorumluluğunu da büyütür.

Kur’an’ın insan için çizdiği çerçevede hayat yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda bir imtihandır. İnsan sahip olduklarının hesabını taşıyan bir varlıktır. İnsanın yeryüzünde imkân sahibi olması, yeryüzünün sahibi olduğu anlamına gelmez. İnsana verilen nimet, mülkiyetten önce emanettir. Ve belki en büyük emanet, insanın kendisidir.

Bu yüzden gerçek anlamda kendini bilen insan hem kıymetini bilir hem haddini. Ne kendisini hiç sayar ne de kendisini ilahlaştırır. Bir ayağı aczinde, diğer ayağı sorumluluğundadır. Başını gökyüzüne kaldırırken ayağının bastığı toprağı unutmaz.

Belki bütün bu düşüncenin en çarpıcı cümlelerinden biri Kur’an’ın Furkân sûresinin son ayetinde karşımıza çıkar: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkân, 25/77).

Bu ayeti yalnızca “dua edin” çağrısı olarak okumak eksik kalır. Ayet, insanın değerinin nereden geldiğine dair çok daha derin bir kapı açar. Çünkü dua, insanın “Ben her şeye yeterim” iddiasından vazgeçmesidir. Dua, aczin itirafıdır. Aynı zamanda insanın değersizliğinin değil, muhatap oluşunun ilanıdır. Bir insan kime dua ediyorsa, aslında kimin huzurunda durduğunu da kabul ediyor demektir.

Öyleyse mesele “hiç” veya “her şey” seçeneklerinden birini seçmek değildir. Asıl mesele, bir yandan “Ben kimim ki?” diyebilmek… Öte yandan “Bana verilen bu ömrün hakkını nasıl veririm?” diye sorabilmektir. Hiçliğini bilmek insanı küçültmez; haddini bildirir. Kıymetini bilmek insanı büyütmez; sorumluluğunu arttırır ve hatırlatır.

Belki insan için bütün meselesi bundan ibarettir. Belki de insanın gerçek büyüklüğü, kendisini dünyanın sahibi sanmasında değil; kendisine emanet edilen dünyanın karşısında sorumluluğunu fark etmesindedir.

O halde hasbihalimizin mahsulünü sizlere bırakıyorum.

AHMET ÇİÇEK

 

Youtube   :    youtube.com/@mikrofoncatv

İnstagram :    instagram.com/mikrofoncatv

Facebook   :   facebook.com/ahmeticicek

İletişim      :    mikrofonca@gmail.com

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

12345