Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Ekrem Ergüder
Ekrem Ergüder

Medyanın geleceği

Şimdi yazılı basın dediğimiz kağıt medyanın bile giderek başka bir hale evrildiği günlere geldik. En son ne zaman bir bayiden kağıt gazete aldığımı unuttum. Ara sıra marketten kağıda basılı dergi alıyorum, o kadar. Yazılarımın yayınlandığı İttifak Gazetesi’ni bile internetten takip ediyorum.

Batı’da gazeteler dijital ortamdaki sitelerinden abonelik sistemiyle para kazanıyorlar. Tam bir makale/haber okumaya başlıyorsunuz, beşinci satıra geldiğinizde devam etmek için üye olunuz ibaresi beliriyor ve tıklayınca da ücretli abonelik istiyor. Türkiye’deki gazetelerin sitelerinde böyle bir uygulama yok. Peki hem bayideki düşük satış rakamlarıyla, hem de internet üzerinden para kazanmadan bu işler nasıl yürüyor? Yazılı basında halen yayınlanan gazete ve derginin az sayıda olması, bu mecraya ayrılan reklam pastasını bölüşebilmelerini sağlıyor. Sekiz sayfasının dördünde bulmaca yayınlayarak kendisine hedef kitle bulmuş gazeteler bile var. Reklam/ilandaki kazançları da eklenince hayatta kalmalarına yetiyor.

Televizyon sektöründe ise durum farklı. Reklamla geçinebilen yayın kuruluşu çok az, buna karşın çok sayıda televizyon birileri tarafından sübvanse ediliyor. Reklam pastasından pay alamayanlarda zaten kalitesizlik yayıncılık ve içerik tekrarı göze çarpıyor. Çok kanallı ortamı sevmiştik ama geldiğimiz noktada kalitesizlik ve yozlaşmayı körükleyen içerikleri görünce eskiyi arar olduk. Zaten dünyanın pek çok ülkesinde ulusal kanal olma iddiasındaki yayıncı kuruluşlar bir elin parmak sayısını geçmiyor. Çünkü biliyorlar ki sayı arttıkça kalite düşüyor. Bahsettiğimiz yedi, sekiz ulusal kanalın dışındaki diğerleri ise çocuk, dizi, müzik, doğa belgeselleri vs. içerikli tematik kanallar. Tematik kanallarda kalite yükseliyor, eğer içerik oluşturucuların hedef kitle seçimi doğruysa reklam pastasından da oldukça yüksek paylar alabiliyorlar.

Sorun ulusal kanallarda. Kanal çokluğunu demokrasinin gereği gibi yansıtanlar işin finansmanı konusuna dikkat etmedikleri için yanılıyorlar. Seyircisinden para kazanamayan kurumlarda kalite düşüyor. Kalite düştükçe seyirci kaybediyor. Birbirini körükleyen süreçler bunlar. Reklam alarak yayın hayatına devam etmek bir televizyon kuruluşu için sadece finans sorunlarını çözmek değildir. Reklam almak, belli seviyede izlenme oranlarına ulaşmak demektir. Bu da toplumun ilgisi ve desteği demektir. İzleyicinin tercihleri reklam sektörü için yol göstericidir. Unutmamak gerekir ki, bizim izleyici dediğimiz ulusal kanalların hedef kitlesinin sosyolojideki ismi toplumdur. Reklam, toplumun izleyerek destek vermesi, finans sağlaması anlamına gelir. Reklam dışındaki gelirlerle ayakta durmak, yayın hayatına reklam pastasından pay almadan devam etmek ise, toplum dışında birileri tarafından sübvanse edilmek anlamına gelir. Kimse kusura bakmasın ama ben bu durumu demokrasi ile ilişkilendirmekte zorlanıyorum. Tam tersine, toplum tarafından tercih edilerek para kazanılan ortamda demokrasiden bahsedilebilir. Çünkü demokrasilerde aslolan halkın tercihleridir.

Devletin sektöre müdahaleci olmasını istemek kulağa hiç hoş gelmeyen bir ifade, biliyorum. Ama zaten sektörün kötü işleyişine, içerik ve kalite sorunlarına yol açan da, devletin bir zamanlar koymuş olduğu kurallar. Öyleyse televizyon sektörünün yeniden ele alınması, irdelenmesi, çeşitli kurumlardan ve halktan fikir alınarak yeni kurallar konulması zamanı geldi. Kanal sayısının, reklam geliri kriteri konularak belirlenmesinden fayda var. Hatta radyo-televizyon yayıncılığı ile ilgili kurumların da ele alınması, hukuki süreçlerin yol ve yöntemlerinin gözden geçirilmesi, yeni yasal düzenlemeler yapılması gerekiyor.

Türk milleti, kalitesiz yayıncılık anlayışını sürdürmekte direnen ve kendi izleme tercihlerinden kaynaklanmayan, başka yerlerden aldığı destekle yayın hayatını sürdüren kurumlara mahkum olmamalı. Dünyadaki ünlü firmaların, özellikle küresel sermayenin sürdürülebilirlik konusunda çalışmaları yaptığı bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi geleceğine dair önlemler alması kadar doğal bir şey olamaz. İşte ülkemizin başka sorunları dururken, neden bu konularla ilgilenmemizin sebebi de tam bu noktada gizli.

Dünyadaki hızla değişen gündemler ve küresel çapta yaşanan politik/sosyolojik dönüşüm karşısında ilgisiz kalmamız mümkün değil. Bu süreçte ülkemizdeki en geride kalmış sektörlerden birisi medya, özellikle de televizyonlar diyoruz. Yöneticisinden, hatta firma sahibinden, kapıdaki güvenlik görevlisine kadar medyadaki tüm insan unsurunun, mesleğin niteliğine uygun şekilde yetişmiş olması gerektiğini artık dikkate almak gerekiyor. Bir yayın kuruluşuna adım atmamış insanlar kanal yönetmeye kalkışıyor. Elindeki kağıttan haber okumayı bile beceremeyen, düzgün Türkçe konuşamayan liyakatsiz insanları, küresel sorunların tartışıldığı, kültürel/politik içerikli programlarda uzmanlara doğru soruları soramazken görmek can sıkıcı. Toplumun en alt kültür seviyesindeki figürleri cımbızla seçip ekranlara taşıyarak, diğer kesimleri olumsuz etkileyen, aşağıya çeken, seviyesiz reality programlarının birileri tarafından arkalanarak yıllardır sürdüğünü görmek can yakıcı. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarını çiğnemeyi görev haline getirmiş birilerine arka çıkmayı demokrasinin gereği gibi göstererek savunanların, medyada köşe taşlarını tutmuş olduklarını görmek de sinir bozucu. Medyamızla ilgili eleştirilerimiz elbette bu kadarla kalmaz, ama bu bahsettiklerimiz bile durumun vahim olduğunu göstermek açısından önemli.

Bu konunun başka boyutlarını ele alarak devam edeceğiz. Şimdilik bu kadar.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

12