Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Murat Ertaş
Murat Ertaş

Cemiyete mi, cemaate mi hizmet?

Durkheim gibi Tönnies de toplumları, sosyal ilişkilerin niteliğine göre iki kısımda inceler: cemaat ve cemiyet.  Cemaatlerde benzer cemiyetlerde farklı ilişkilerin olduğunu vurgular. Cemaat ortak irade ve şuurun yazılı olmayan kurallarla sağlandığı topluluk, cemiyet ise bireysel irade ve mülkiyetin görüldüğü, düzenin resmi ve yazılı kurallarla (hukuk) sağlandığı şehir topluluklarıdır.

Emre Kongar’ın ifadesiyle “Kimi zaman Türkçeye ‘topluluk-toplum’ olarak aktarılan bu sınıflamaya göre, cemaatler birbirine bağlı insanlardan oluşur; cemiyetler ise birbirinden farklılaşmış bireylere dayanır…

Cemaat yapısının en önemli özelliklerinden biri “biz-onlar” ayrımı yapmasıdır. Cemaatler bilhassa “biz” kimliğini güçlendirmek için “onlar”ı hep rakip, daha kötüsü düşman olarak görebilir.

Peki, devlet?..

Hizmet aracı olan devlet, insanın insanca yaşama hak ve hürriyetini sağlamak, bütün bireysel ve toplumsal ilişkilerin adalet ilkesine göre düzenlenmesini gerçekleştirmek için vardır.

Yazılı kuralları olan sivil toplum kuruluşları kadar, gönül ve vicdan birlikteliği diyebileceğimiz “cemaat” de tüm milletlerde olan bir örgütlenmedir.

Bir cemaatin veya cemaat bireylerinin ekserisi, kamu düzenini ve sosyal adaleti lehine çevirme gayretindeyse onun “cemaat olup olmadığı” tartışılır. Böyle bir niyeti ve hedefi olan cemaatler ve bireyler aslında “KAYIT DIŞI SİYASET” yapıyor demektir. Kayıt dışılık, risk faktörünü ortadan kaldırdığı gibi konjonktüre göre–varsa- çıkarları doğrultusunda desteklediği siyasi iradeyi ve kamu görevlilerini tereddütsüz yarı yolda bırakabilirler.

Başta eğitim, medya, ticaret olmak üzere hayatın her alanında düzenli örgütlenmesini tamamlamış cemaatleri, artık cemaatten öte serbest piyasada diğer sektörlerle rekabet eden bir ticarî (kazanç) kuruluş olarak görmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Hal böyleyken bu tip cemaati sadece sivil gönüllüler hareketi olarak ele almak fazlaca safdillik olmaz mı? Serbest piyasada ve hemen her sektörde kazanmak için mücadele eden bir oluşum, devlet kademelerinde ele geçirdiği makam ve yetkileri kendi çıkarları için birer fırsata dönüştürme endişesini diğer insanların duyması normal değil mi?

Diğer cemaatlerle ve sektörlerle rekabet içinde olan böylesi oluşum, elde ettiği yetkileri sizce hakkaniyet çerçevesinde kullanır mı?

Bilhassa din tandanslı cemaatlerde herkesten önce kendilerinin bu soruları cevaplaması, bu sorgulamayı yapması daha doğru olmaz mı? “Hak, hoşgörü, adalet, insan sevgisi, ahlâk, erdem” gibi argümanlarla varlık bulan cemaatlerin herkesten önce bu konularda iğneyi de çuvaldızı da kendilerine batırmaları gerekmez mi?

Böyle cemaatlerin, hayatın her alanında egemen oluncaya kadar “her yolu mubah” görmesi mümkündür.

Böyle bir cemaat egemen olana, toplumu domine edene, avucunun içine alana kadar dilinden insan sevgisi, hoşgörü ve diyalogu eksik etmez. İnsanî duyguları istismar eder.

Egemen olduktan sonra bildiğini okur, elinden nalıncı keseri eksik olmaz; ne hoş görür, ne diyaloga geçer. Büyük bir şımarıklık içerisindedir…

Öyle bir tarafgirlik yapar ki iradenin cemaatlerde olduğu düzenlerde, sosyal adaletten bahsetmek mümkün olmaz; adeta ötekilere yaşama hakkı tanımayarak cemaat dışındaki nüfusun ya sindirilmesine ya da şehirlerden göç etmesine neden olurlar.

Referansı din ise, kutsalları istismar etmekten çekinmez. Bu durum halkta cemaatlere karşı soğukluk meydana getirir.

“Ele verir talkını, kendi yutar salkımı.”

Bilhassa dinsel söylemlerle elde ettiği egemenliği, sosyal adaleti hiçe sayacak bir edayla toplum üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanır ki; bu, zulümlerin en büyüğüdür. Muhafazakâr toplumlarda din referanslı cemaatlerin eleştirilmesinin veya eleştirilerin açıkça dillendirilmesinin zor olması, cemaatleri kontrolsüz güç haline getirdiği gibi cemaatlere geniş hareket alanı kazandırır, belli bir rahatlık sağlar ve hatta şımartır.

Hukuk devletinde atanma şartlarını taşıyan cemaat mensuplarının da emsalleri gibi belirli makamlara atanma isteği ve buralara atanmaları kadar normal bir şey olamaz. Normal olmayan, cemaat üyelerinin belli makamlara geçtikten sonra görevinin sorumluluğunu bilememesi; elde ettiği görevi cemiyete değil kendi cemaatine hizmet için kullanmasıdır. Kaldı ki, cemaatler de cemiyete hizmet için vardır.

Yani cemaatine mensup olmayan bireylerin, vatandaşların haklarına tecavüz ederek onları mağdur etmesidir. Hukuktan, gelenekten, liyakat ve adaletten uzaklaşmasıdır.

Yani, cemaat üyesiyken zalim olmasıdır.

Zalimdirler; çünkü cemaatin kendi üyelerinin elde edemediği makamlarda bulunan öteki yetkilileri de toplum içindeki nüfuzlarını kullanarak, türlü desiselerle, değişik yöntemlerle etki altına almak çabasındadırlar, onları zor durumda bırakırlar.

Aydın24 sitesinin yazarlarından Duran Teke meramımızı tastamam ifade eder: “Cemaatin görevliler aracılığıyla kurumlarda baskı oluşturması kabul edilemez. Böyle bir kanaatin kamuoyuna yerleşmesi, rekabetin beraberinde getireceği kıskançlığın nelere yol açacağını çok iyi bilen cemaatin de zararınadır.

O nedenle bu çevrelerce iktidar ortağı gibi gösterilen cemaat için en büyük tehlike makam isteyenlerin ve makam derdinde olanların akınına uğramasıdır. Böyle olunca da kamuoyunda bu hareket, gönüllüler hareketinden daha çok “NİMET DAĞITILAN YER” olarak algılanacaktır. Sonuçta da cemaat rekabette kaybedenlerin veya engellenen insanların husumetini çekecektir.”

İnsanlar artık, inandıklarından çok potansiyel müşteri ve nüfuz gücünü, dünya nimetlerini ve makamlarını kazanmak için kamuda güçlü olduklarını gözlemledikleri cemaatlere tabi olabilmektedirler.

Galiba Bediüzzaman Said Nursî’nin sözüydü: “Aşırı hırs gayedeki hikmeti yok eder.” Bazı cemaatler öyle ileri gider ki, aynı ulvi davaya aynı safta yahut değişik cephelerde çalışan insanlar, bazen beşerî zafiyetlerinden ve aşırı hırslarından dolayı bir rekabet içine girebilir ve hizmet yarışını “benlik kavgası”na dökebilir.

“Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım.” diyen Bediüzzaman Said Nursi “Lem’alar” adlı eserinde farklı meşreplere ve mesleklere bakış açımızın olması gereken muhteşem ölçüsünü veriyor:

“Haklı her meslek sahibinin başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, mesleğim haktır yahut daha güzeldir diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını ve çirkinliğini ima eden, hak yalnız benim mesleğimdir veya benim meşrebimdir, diyemez…” (Sözde geçen “meslek” kelimesi düşünceler birliği, ideolojisi anlamlarına gelir.)

Güzel dinimizde, kulun maddî yahut manevî hukukuna riayet etmemek Allah katında büyük bir suçtur ve İLAHÎ AFFIN DIŞINDA BIRAKILMIŞTIR. Yan, bir kulun hukukunu çiğneyenleri ancak o kul affedebilir. Kul hakkını almadıkça yahut hakkından vazgeçmedikçe Allah o suçu affetmemektedir. İslam dininde herkes birbirinin hukukuna karşı saygı göstermekle sorumludur.

“Müspet hareket” yeni bir sosyal düzen inşa edip birey, grup ve toplumun üstünde oluşturduğu baskıyla sosyal kontrol sağlamak değildir.

Tüm bu tespitlerden sonra;

Dünyevî ve siyasî hiçbir beklentisi ve hırsı olmaksızın, fikri hezeyanlara düşmeksizin; hizipçilik, tarafgirlik, menfaat takipçiliği, siyasetçilik yapmaksızın, umumun mukaddes değeri olan dini siyaset, ticaret, makam ve mevki ihtirasına malzeme yapmaksızın, kendisini insanlığın ve cemiyetin felahı ve kurtuluşuna adamış cemaat mensubuna, cemaate, gruplara ve sivil toplum kuruluşlarına, kamu görevlilerine saygı duymanın ötesinde bir insan olarak müteşekkir olduğumuzu ifade etmeliyim.

Ülkemizde ve şehrimizde cemaat (topluluk) iradesi cemiyetin (toplumun) önüne geçmiş midir, kesin bir şey söylemek zor. Ancak tüm sektörlerde ve siyasette bazı cemaatlerin “KAYIT DIŞI BİR GÜÇ” olduğu söylenebilir.

Ve cemaat taraftarlarının çıkarlarını koruma adına, güç olduğu kabul edilen cemaate yağdanlık yapma uğruna, görevini kötüye kullanan bazı kamu ve devlet görevlileri cemiyeti haksızlığa uğratmışsa cemiyetin vicdanından gelen hakikatli bir “âh!” bir de bakmışsın bugünün azizlerini yarın zelil etmiş.

Son söz:

“Üzerimize izzetin tecelli ettiği dönemleri çok iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Aziz iken Hakk’ın dergâhında zelil olalım ki, zelil olduğumuzda O’nun lütfuyla yine izzete kavuşalım.” (Alaattin Başar)

İZZET VE ZİLLET ANCAK ALLAH’TANDIR.

Not: Bu yazımız ilk olarak 3 Mayıs 2011’de (tam 15 yıl evvel) Palandöken gazetesinde yayımlanmış, o günlerde “cemaat” veya “hizmet” denilen oluşumun (FETÖ’nün) sivil hayatta, ticarette, siyasette ve bürokrasideki hegemonyasına dikkat çekmek için kaleme alınmıştır.

YORUMLAR

Bir adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

12345