“Carpe diem, quan minimun credula postero”
Heratious’ un şiirinde geçen “carpe diem” sözü Ölü Ozanlar Derneği filminin bir yerinde bir İngilizce öğretmeni tarafından yani Robin williamso’nun canlandırdığı John Kitting karakterinin öğrencilerine yaptığı bir konuşmanın içinde söylediği bir sözdür. Hepimizin de kulağına çalınmıştır günden güne bir felsefe bir yaşam biçimi haline gelen “carpe diem” aforizması…
Kaynakçada “anı yaşamak” yahut “anı yakalamak” şeklinde çevirileri olan carpe diem; kelimenin çağrıştırdığı anlamından hareketle hedonist (hazcı) felsefenin bir ürünü mesabesinde kabul görmüştür. Hedonist felsefenin temelinde sadece zevk almak yatar. Sokrates’in öğrencilerinden Aristotippos’a göre hayatın nihai amacı zevk almak ve acıyı en aza indirerek zihin ve bedenin aldığı zevkleri arttırmaktır.
“Anı yaşa, yarın da gelip geçecek ve dün olacak” derken de Heratious’un burada kullandığı carpe diem tabiri sadece o anda yaşanılan şeyden alınan zevk ve haz odaklı keyfi ifade ediyor gibi anlaşılabilir. Fakat müstakil olarak bir kelimenin verdiği anlam ile cümle hatta bir şiirin içerisinde kelimenin büründüğü anlam bambaşka olabilmektedir. Latince olarak yazılan bu şiirin (carmina 2.11) Latince uzmanı Maria S. Marsilio’nun da belirttiği gibi “carpe diem” özellikle şiirin bağlamında ele alındığında daha doğru bir şekilde “günü koparmak” olarak çevrilebilecek bir bahçe metaforudur ve olgunlaşan meyve veya çiçeklerin koparılıp toplanmasını, doğanın duyusal deneyiminde kök salmış bir anın tadını çıkarmayı çağrıştırır.
Horatius’ un Epicrosçu bir tarafı da vardır ki Epicros’un kendisinin de maruz kaldığı olumsuz bir tavırla aynıdır; sanki böyle hedonizm, hazcılık rakipleri ve antiepicrosçular tarafından doğaya aykırı bir hazcılıkmış gibi sunulmuştur. Ama Horatius’ta da Epicros’ta da böyle bir aşırılık yoktur. Epicros’a göre mutluluk, huzur ve zevk anlayışı ile elde edilebilir. Ona göre insanların mutluluğu araması gereken en önemli şey keyif ve acıyı dengelemek ve hayatlarında huzuru bulmaktır. Bu huzur bedensel zevklerin beraberinde zihinsel tatmin ve ruhsal denge ile de ilişkilendirilir.
Helenistik felsefenin ilkeleri doğrultusunda metriotes (adil orta yol) ve autarkea(özyeterlilik) kavramları çerçevesinde Horatius Romalıların geleneksel ahlakını adeta Hedonizmle uzlaştırır. Bunun için de tıpkı stoacılarda olduğu gibi doğayı bir ölçü belirleyici olarak kabul eder. Çünkü doğa bizden ölçülü olmamızı ve ihtiyaçlarımızı karşıladığımızda yok ettiğimiz acıdan kaçınmış olacağımızı söyler.
Burada bahsedilen yeterli ve mutedil karardaki haz peygamber efendimizin(s.a.v.) nefsinizin üzerindeki hakkı dediği yemek-içmek-uyumak vs. gibi insanî gereksinimlerinde olması gerektiği kadarını ifade eder. Nitekim Efendimiz(s.a.v.) bütün zamanını ibadetle geçiren ve dünyalıklardan büsbütün el etek çeken bir kısım sahabeye “Ben bazen oruç tutuyor bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir. ” diyerek dinin insanî hazlara da yer açtığını ve bunu kendi sünneti ile mukarrer kıldığını anlamış oluruz. Bunun yanı sıra Said Nursi’nin ” Helal daire geniştir keyfe kâfidir” vecizesi hazzın hayatın merkezine yerleşilerek değil ve dahi bütün bütün haz duymayı da inkar etmeyip Allah’ın izin verdiği sınırlar çerçevesinde bir doyum sunar.
Filhakika felsefede anı yakalamak, anı yaşamak buna her ne derseniz deyin İslam’ın bu düstur üzere tavrı tüm bu anlayışların üstünde bir yer tutar. En basitinden baktığımızda Kuran’da ( Asr suresi 1.ayet) Allah’ın zamanın üzerine yemin etmiş olduğunu görürüz. Süregelen yüzyıllar boyunca zaman ve mutluluk ( haz) arasında kadim bir alaka kurulmuş ve zamana hükmeden mutluluğu elde etmiştir. Carpe diem anlayışının hedonist felsefeye mal edilmesinin sebebi; ne kadar uzun olmuş olsa da yine de o zaman içerisinde yaşanılanın geçici bir mutluluk veriyor olmasından dolayıdır. Demek ki bize lazım olan yaşanılan mutluluğu sonsuz bir zamana yaymış olmaktır. O yüzden sadece sonlu bir zamanın ( dünya hayatı) mutluluğunu sağlayacak her iş ve davranış uçup gitmeye ve yok olmaya mahkumdur.
İslam hem bunun reçetesini sunuyor hem de insana insanca yaşama şerefi kazandırmış oluyor. Bunun en güzel örneği dinimizdeki sadaka-i cariyedir. Ki “verebiliyor” olmanın insana verdiği mutluluğu( hazzı) dünyaya mahsus kılmayıp ebedî bir aleme taşımanın örnekliğini icra etmiş oluyor. İslam’da bu minvaldeki ibn-ül vakt( vaktin oğlu ) olma anlayışından ziyade “ebu- l vakt (vaktin babası) olma anlayışı insanın vakti yakalama, vakti en güzel şekilde değerlendirme en mühimi vakti yönetme konusundaki en mutabık telakkidir. Ki bir şeyin hükmedicisi iseniz tayin edici de sizsinizdir karar mercii de… Bundan dolayı bize bahşedilen anı yakalamak (koparmak) nasıl ki bir şeyi yakalayınca o şey somut bir varlık kazanıyorsa zamanı da dünün kattıkları ile geleceğe taşınan bir nesne haline dönüştürmüş oluruz.
Vakit varken tomurcukları topla zaman halâ uçup gitmekte bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüyor olabilir.

Yüreğine sağlık…