Hayatımızda soyut veya somut herhangi bir şeyin varlığını ve ederini anlamak için ona bir mizan biçmek zorundayız. Her ne kadar sonsuz bir alem için yaratılmış olsak da bu dünyada aklen, fikren, hayalen sınırlı bir evsafta halk edilmiş bulunuyoruz.
İndirilmiş olduğumuz dünyanın nihayetinin olması dünyaya ayak uydurabilmek adına sınırlı kabiliyetlerle teçhizatlandırılmamızı icab ettirmiştir. Buradaki sınır bir şeyin “dur “noktasını o şeyin en alt ve en üst limitini belirleyerek ifade eder. Nitekim kur’an-ı Kerim’de Allah “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer 49) diyerek hiçbir şeyin tesadüfen ve öylesine yaratılmamış olduğunu belirtir. Yani her bir nesnenin her bir olgunun her bir oluşumun bir çerçevesi mevcuttur. Ve bu çerçeve insanı şüpheden arındıran bir şeyleri belirgin kılan bir anlayışa zemin hazırlar. Buna en güzel örnek Allah’ın “her şeyi bir ölçüye göre yarattık” ayetinde “Kader” kelimesini kullanması (İnna külle şey-in halaknahu bikader) ve “Kader” kelimesinin “olmuş ve olacakların levh- i mahfuzda belli olması” anlamına tekabül ederken bunun idrakinde olan insanın Bediüzzaman hazretlerinin “kadere iman eden kederden emin olur” vecizesine mutabıklığı ile hayatta dengeli bir yaşayışa tabi olur.
Nasıl ki bir keki yaparken içine girmesi gereken malzemelerin biri çok diğeri az olmuş olsa o kek istediğimiz şekilde bir kıvam almaz ve neticede ortaya olmamış bir kek çıkacak ise kainatta da zerreden küreye her şey bir denge üzerine tertip edilmiştir. Allah Kur’an’da insanı nasıl yarattığından bahsederken “Biz insana en güzel biçimde yarattık” (Kuran 95/4) ayetinde kullandığı kelimenin (تقوم) “kıvam” anlamını da ihtiva etmesi insanı var eden tüm maddi manevi hassaların miktarının kifayetindeki lüzumu bize bildirir.
Cümle mevcudatın bir denge içerisinde akıp gitmesinin yanı sıra Allah insanın eylem ve söylemlerinde de bu dengeyi kurması ve korumasını öğütler. Muhammed ümmeti olmanın mevsufiyeti vasat ümmet (bakara 143) kılınmış olmasıdır. İnsan tekinin kendi fıtratına uyumu hayatında orta yolu tutmasındaki mahareti kadardır. Müslümanın her hal ve davranışında itidal çizgisini nasıl gözeteceğini Allah ayetleri ile beyan buyurmuştur; “yürüyüşünde ölçülü ve dengeli ol konuşurken de sesini ayarla (Lokman 19) anlıyoruz ki dinin çizdiği sınırlar hayatımızdaki en küçük mercinin dahi düzenleyicisidir. Ve yine İsra 29. ayette Allah “harcamalarında ve başkalarına yardımda eli sıkı olma ancak varını yoğunu da saçıp savurma” diyerek Müslümanın durması gereken yeri tayin ederek bir yol çizer. Yine efendimiz (s.a.v.) “orta yolu tutunuz” hadisi ve daha nice hadis ve ayetler bu hususun bilhassa yol göstericisi mesabesindedir.
Peki ya orta yoldan çıkan hangi yoldadır? Kişi itidal çizgisinden çıkacak olursa ya “ifrat” noktasındadır ya da “tefrit” noktasındadır. ifrat bir şeyin olması gerekenden fazlası demek iken tefrit ise olması gerekenden daha aşağı yahut daha azını ifade eder. Yani ikisi de sırat-ı müstakimin dışında başka bir yol seyretmektir ki bu haddi aşmanın ta kendisidir. Yine ayette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin. Haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez” (Maide 87) . Bu ayetin sebeb-i nüzulu bazı sahabe efendilerimizin Peygamberimizin (s.a.v.) ibadetle meşgul olduğundan daha çok ibadetle meşgul olmaları gerektiği zehabına kapılıp taatte aşırıya gitmeleridir. Demek ki müspet anlamda da olsa aşırılığın her türlüsü zemmedilmiştir. Ne var ki “haddini aşan zıttına döner” kaidesi nizamın bozulduğu her zeminde vuku bulmak mecburiyetindedir. Efendimizin(s.a.v.) bu anlamdaki “dostunu ölçülü sev günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanını ölçülü buğz et günün birinde dostun olabilir.” Hadisi en manidar şiardır.
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde düzen denge ve denklik anlamında kullanılan bir diğer kavram “Adalet” kavramıdır. Ölçü ve muvazenenin sağlanamadığı her durum ölçülü ve müvazeneli her durumun hakkına tecavüzdür. Adalet ise hakkı hak sahibine teslim etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. Mevlana’nın da dediği gibi ağaca su vermek adalet, dikene su vermek zulümdür. Yani orta yolun dışındaki her yol adaletin tesisine balta vurmaktır ki fatır suresi 32. ayette “kullarımızdan seçtiğimiz kimselere kitabı miras bıraktık onlardan bir kısmı kendilerine zulmederler, bir kısmı ortalama yol tutar” ortalama yolun dışında yol seçenlerin yaptıklarını zulüm olarak niteleyen Allah orta yolu gözetmenin adaleti sağlamak olduğuna işaret etmektedir.
Ortada bir bozgunluk var ise bu bozulma gıdanın- insanın-tabiatın dengesinin bozulmasından sudur eden arızalardan kaynaklıdır. Alemde intizamla yaratılmış bütünlerin bir cüzü olmak elbette ki bir ölçü üzere bulunmakla intisap eder. Ölçülü olmanın ihlal edildiği yahut ölçünün kaçırıldığı her vaziyet bir bozulmanın eşiğidir.

YORUMLAR