Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
İbrahim Ethem Gören
İbrahim Ethem Gören

Ses Uçar, Yazı Kalır: Bir Garip Yolcuyum!

Ses Uçar, Yazı Kalır: Bir Garip Yolcuyum

Yıldırım Gürses’in bestesi ve güftesiyle hafızalarımıza yerleşen “Bir Garip Yolcuyum” şarkısı, ilk bakışta gurbet ve ayrılık türküsü gibi görünse de biraz derinleşildiğinde insanın dünya yolculuğuna, faniliğine, kadere, aşka ve hakikati arayışına dair pek çok kapı aralıyor. Bir şarkının namelerinden hareketle insanın kendi varlığına, yoluna ve nihayetinde varacağı menzile doğru bir yolculuk…

Ses uçar, yazı kalır, demiş eskiler. Ne güzel demişler! Ses, bir lahza gönlümüze konup ardından zamanın sonsuzluğuna karışırken yazı, kâğıdın üzerinde öylece kalır.  Bazen ömrün hikâyesini, bazen medeniyetin hafızasını, bazen de insanın ismini asırlar sonrasına taşır.

Türk sanat musikisinin müstesna simalarından Yıldırım Gürses’in hayatı da bir bakıma ses ile yazının, name ile hatıranın kesiştiği bir hikâyeye dönüştü. 21 Ocak 1938’de Bursa’da dünyaya gelen, 18 Kasım 2000’de İstanbul’da fânî âleme veda eden Gürses; bestekârlığının yanı sıra oyuncu, yapımcı ve müzik yönetmeni kimlikleriyle de sanat hayatımızda mühim yer edindi. Dört yüzü aşkın besteye imza atan, musiki emekçilerinin haklarını korumaya yönelik teşebbüslerde bulunan çok yönlü bir sanatkârdı.

Onun bestesi ve güftesi kendisine ait olan Muhayyer Kürdî makamındaki Bir Garip Yolcuyum eseri, mücerret anlamda musikimizin sevilen eserlerinden biri değildir. Sözlerinin derinliğinde insanın dünyadaki gurbetini, arayışını, aşkını, zaman karşısındaki çaresizliğini ve fanilik idrakini barındırır. Yıldırım Gürses’in kendi sesinden dinlediğimiz bu eser, daha sonra pek çok sanatkâr tarafından da seslendirilerek musikimizin müşterek hafızasındaki yerini muhafaza etmiştir.

Ne var ki bu yazının hikâyesi, şarkının namelerinden biraz daha farklı bir yerde başlıyor!

Yaklaşık otuz beş yıl evvel Hattat Yusuf Sezer, Yıldırım Gürses’in ismini “Mâşallah Yıldırım Gürses” ibaresiyle celî sülüs hattında istifleyerek kendisine takdim etmiş. Hattatımızın kaleminden çıkan bu eser, sanatkârın ismini âharli kâğıdın müşfik yüzüyle birlikte hat sanatının asırlara dayanan estetik hafızasına da emanet etmiş.

Yıldırım Gürses’in vefâtından sonra bu kıymetli hatıranın yakınları tarafından muhafaza edilememiş olması, doğrusu insanın içini burkuyor. Öyle ki bir zamanlar sanatkârın duvarını süsleyen levha, günün birinde elden çıkarılmış. Ben de 2020 yılında Şişli Bomonti’de kurulan Feriköy Antika Pazarı’nda, tezgâha dayalı hâlde bekleyen bu esere rastladım. Bir sanatkârın hatırasının, bir hattatın emeğinin ve bir ömrün nişanesinin böylece sahipsiz kalmasına gönlüm razı olmadı. Levhayı satın alarak muhafaza altına aldım.

Şimdi düşünüyorum da Yıldırım Gürses’in sesi artık aramızda değil. Fakat Yusuf Sezer’in kaleminden çıkan ismi, evimizin duvarlarında yaşamaya devam ediyor! Ses uçmuş, yazı kalmış. Üstelik geriye kalan yalnızca bir isim de değil; iki sanatkârın yollarının kesiştiği, musikinin hatla buluştuğu, vefanın vefasızlığa galip geldiği bir hatıra!

Belki de bu levhanın hikâyesi, Bir Garip Yolcuyum şarkısını yeniden dinlemek ve sözlerini başka bir nazarla okumak için güzel bir vesiledir.

Gariplikten hakikate: Bir yolcunun hikâyesi

“Bir garip yolcuyum hayat yolunda
Yolumu kaybetmiş perişanım ben…”

Şarkının ilk mısraları, insanın dünya serüvenini anlatan kadim bir hakikate dokunuyor. İnsan, bu âleme kendi iradesiyle gelmediği gibi, burada ebedî kalmak üzere de bulunmuyor. Nereden geldiğini, niçin geldiğini ve nereye gideceğini idrak etmeye çalıştığı uzun bir yolculuğun içinde. Herkesin bir yolu, her yolun bir yolcusu, her yolcunun da kendine mahsus bir gurbeti var.

Buradaki gariplik, yalnızca insanın kendisini kalabalıklar arasında yalnız hissetmesi değildir. Biraz da geldiği asıl menzile duyduğu hasret, fânî olanla yetinemeyişi ve ebedî olana yönelişi… Nitekim Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, “…Fe-tûbâ li’l-gurebâ” buyuruyor: “…Ne mutlu o gariplere!” (Müslim, Îmân, 145).

Hadîs-i şerifte müjdelenen garipler, hakikatin izini kalabalıkların gürültüsünde kaybetmeyen, zamanın değişen ölçülerine rağmen istikametini muhafaza eden, iyiliği ve doğruluğu kendisine yol bilen kimseler olsa gerektir! Onların garipliği, dünyaya ait olana yabancılıkları kadar, hakikate duydukları aşinalıktan da kaynaklanır.

Yıldırım Gürses’in “Bir garip yolcuyum” deyişi, bu bakımdan tasavvufî bir okumaya da imkân veriyor. Elbette sanatkârın güftesini evvelemirde bir tasavvuf metni olarak nitelemek doğru olmaz. Fakat sanat eserinin kendi sınırlarını aşan çağrışımları vardır. Bir şarkı, bazen sahibinin niyetinden bağımsız olarak dinleyenin gönlünde başka menzillere açılan bir kapıya dönüşür!

İnsan, dünya yolunda yolunu kaybettiğini düşündüğü zamanlarda belki de asıl yolunu aramaktadır. Perişanlık, bazen kayboluşun değil, hakikate duyulan ihtiyacın ifadesidir. Zira her arayışın içinde hasret, her hasretin içinde de vuslat ümidi saklıdır.

Mecnun’un gurbeti, âşığın vuslat arayışı

“Mecnun misali gurbet ellerde
Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben…”

Bu mısralar, bizi Leylâ ile Mecnun’un asırlardır anlatılagelen aşk hikâyesine götürüyor. Ne var ki Mecnun’un hikâyesi, yalnızca bir kadına duyulan aşkın ve kavuşamamanın hikâyesi değildir. Bu hikâyenin tasavvufî yorumunda Leylâ, beşerî güzelliğin; Mecnun ise aşkın esiri olmuş gönlün sembolüne dönüşür.

Mecnun, Leylâ’nın aşkıyla kendi benliğinden geçerken, zamanla aradığı şeyin Leylâ’nın suretinden ibaret olmadığını fark eder. Aşk, onu kendisinden uzaklaştırırken yine kendisine, daha doğrusu kendi hakikatine yaklaştırır. Beşerî muhabbetin dar sınırlarından taşan bu yolculuk, mecazdan hakikate doğru ilerler.

Tasavvuf âleminde mecazî aşk, kimi zaman hakikî aşka açılan eşik olarak değerlendirilmiştir. Âşık, sevdiğinin yüzünde gördüğü güzelliğin kaynağını aramaya başladığında, nazarı, sûretten mânâya çevrilir. Böylece ayrılık, mahrumiyet olmaktan çıkar; gönlü terbiye eden, sabrı öğreten ve insanı arayışında derinleştiren mektebe dönüşür.

Mecnun’un gurbeti de biraz böyledir. O, Leylâ’nın bulunduğu yerde değil, Leylâ’sız kaldığı yerde de aşkını taşır. Çünkü aşk, kavuşmak kadar kavuşamamanın da imtihanıdır. Sevgiliden uzakta olmak, sevgiyi eksiltmez; bazen onu daha da derinleştirir.

Yıldırım Gürses’in “Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben” sözü, bu çerçevede karşılıksız sevdanın feryadı olarak okunmamalı. İnsanın erişemediği, fakat gönlünden de çıkaramadığı bir güzelliğe duyduğu hasretin ifadesi olarak da düşünülebilir. Belki de insan, ömrü boyunca  Leylâ’nın peşinde koşarken aradığı hakikatin kendi gönlünde saklı olduğunu geç de olsa fark eder.

Gurbet, bazen memleketten uzak düşmektir; bazen sevgiliden; bazen de insanın kendi özünden… En çetin gurbet ise insanın kendisine yabancılaşmasıdır.

Hancı da yolcu da fânî

“Yalan dünya her şey bomboş
Hancı sarhoş, yolcu sarhoş…”

Şarkının nakaratı, insanı dünyanın fâniliği üzerinde düşünmeye davet ediyor. Hancı da sarhoş, yolcu da… Biri hanın sahibi, diğeri misafiri. Fakat ikisi de yolculuğun ve zamanın hükmünden kurtulamıyor. Hancı, hanın kendisine ait olduğunu zannetse de o da bir gün buradan ayrılacak; yolcu ise zaten konakladığı yerin geçici olduğunu bilmek durumunda.

Dünya, insanın kendisine ait sandığı şeyleri birer birer elinden alan büyük bir misafirhane. Mal, mülk, makam, şöhret, güzellik, gençlik… Hepsi bir müddetliğine bize emanet. İnsan, bunların geçiciliğini çoğu zaman kaybettiğinde anlıyor. Oysa hakikat, daha başından beri gözümüzün önünde duruyor: Gelen gidiyor, doğan ölüyor, kurulan dağılıyor, biriken eksiliyor.

“Hancı sarhoş, yolcu sarhoş” mısraı, bu bakımdan ince bir ironi taşıyor. Hanın sahibi de yolcusu da dünyanın geçiciliğini unutmuş, kendisini bu geçici menzilin ebedî sakini zannetmiş. Biri sahiplik vehmine, diğeri yolculuğunu unutmanın gafletine kapılmış.

Dünyanın kendisi değil, ona yüklediğimiz mânâ ve bağlandığımız ölçüsüz arzular insanı aldatıyor. Çünkü dünya, bir imtihan yeri olarak yaratılmıştır. Ondan nasiplenmek, nimetlerinden faydalanmak elbette meşrûdur; fakat onu nihai gaye hâline getirmek, insanın yolunu şaşırmasına sebep olur.

Ecdadımızın “Dünya bir handır, gelen geçer” sözüyle ifade ettiği hakikat de budur. Hanın kapısından giren herkes, bir gün çıkış kapısına yönelir. Mühim olan, bu kısa konaklamayı nasıl değerlendirdiğimizdir. Zira yolculuğun kıymeti, ne kadar sürdüğüyle değil, hangi menzile doğru yapıldığıyla ölçülür.

Bir gün gibi geçen seneler ve ömrün muhasebesi

“Bir gün gibi sanki geçti seneler
Ümidim kayboldu perişanım ben…”

Zamanın nasıl geçtiğini çoğu zaman geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz. Dün, çocuk olduğumuz sokaklarda bugün torunlarımızın sesleri yankılanıyor. Bir zamanlar bitmeyecek sandığımız günler, hatıraların arasına karışıyor. İnsan, ömrünün uzunluğuna aldanırken günlerinin ne kadar çabuk tükendiğini fark edemiyor.

Bir gün gibi geçen seneler, aslında insanın kendisine sorması gereken mühim bir suali de beraberinde getiriyor: Bunca zaman içinde ne yaptık? Ömrümüzden eksilen yılların karşılığında hangi güzellikleri çoğalttık? Kime iyilik ettik, hangi gönle dokunduk, hangi hayırlı işe vesile olduk? Ardımızda nasıl bir iz bırakacağız?

Ömür, tüketilmek üzere verilmiş sermaye değil; hesabı sorulacak emanettir. Her geçen gün, insanı ebedî menziline biraz daha yaklaştırırken aynı zamanda ona yeni bir imkân da sunar. Gönül almak, yetimin başını okşamak, muhtacın ihtiyacını gidermek, ilim öğrenmek, güzellikleri yaşatmak… Bunların her biri, fânî ömrün bâkî âleme uzanan kazançlarıdır.

İnsanın asıl kaybı, yılların geçmesi değil; geçen yılların içinde kendisine verilen imkânları değerlendirememesidir. Zira ahiret yolculuğunda geçer akçe, dünyada biriktirdiğimiz servet ve kazandığımız şöhret değil; imanımız, salih amellerimiz, güzel ahlâkımız ve geride bıraktığımız hayırlı eserlerimizdir.

Yıldırım Gürses’in bu mısralarında duyulan ümitsizlik, insanın ömrüne dair bir muhasebeye dönüştürüldüğünde başka bir mânâ kazanıyor. Henüz nefes alıyorsak telafi edebileceğimiz eksiklerimiz, tamamlayabileceğimiz hayırlarımız, dönebileceğimiz yanlışlarımız var demektir. Öyleyse geçen zamana hayıflanırken elimizde kalan zamanı da hebâ etmemek gerekiyor.

Çünkü ömür, geriye çevrilemeyen takvim yaprağıdır! Her sabah, bize yeniden verilmiş fırsattır.

Kaderin hükmü, gönlün tesellisi

“Alın yazımmış hayat yolunda
Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben…”

Bu mısralar, insanın hayatı üzerinde düşünürken kader karşısında aldığı tavra selâm veriyor! Kimi zaman bütün gayretimize rağmen arzu ettiğimiz neticeye ulaşamayız. Kimi zaman gönlümüzden geçenler gerçekleşmez; beklediğimiz kapılar açılmaz, kavuşmayı umduğumuz menzillere varamayız. İşte o vakit insan, kendi iradesinin sınırlarını ve kaderin hikmetini düşünmeye başlar.

Halk arasında “Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-keder” şeklinde söylenen, “Kadere iman eden kederden emin olur” sözü, bu düşüncenin veciz bir ifadesidir. Ancak bu sözün Efendimiz Aleyhisselâm’a ait sahih bir hadis olarak nakledilmediğini de belirtmek gerekir. Nitekim hadis kaynakları üzerine yapılan bir araştırmada temel hadis külliyatlarında bu lafızla bulunmadığı kaydedilmiştir.

Bununla birlikte sözün işaret ettiği mânâ, kader inancının insana kazandırdığı teslimiyet ve tevekkül anlayışıyla örtüşür. Kader, insanın gayretini terk etmesi, sorumluluğundan kaçması veya her şeyi çaresizlikle karşılaması değildir. İnsan, iradesiyle tercihte bulunur, elinden geleni yapar, sebeplere sarılır; neticeyi ise Allahu Teâlâ’nın takdirine bırakır.

Teslimiyet, elinden geleni yaptıktan sonra gönlünü ilâhî takdire emanet edebilmektir. Tevekkül, çalışmaktan vazgeçmek değil, çalışmanın neticesini kendi kudretinden bilmemektir. Kader inancı, insanı kederden bütünüyle âzade kılmasa da musibetler karşısında savrulmaktan koruyan, gönlüne sabır ve itminan veren bir iman esasıdır.

Belki de Yıldırım Gürses’in “Alın yazımmış hayat yolunda” deyişi, insanın kendi hikâyesini kabullenme çabasının musikideki karşılığıdır. Herkesin hayatında değiştiremediği sayfalar vardır. Fakat o sayfaları nasıl okuyacağı, onlardan hangi dersi çıkaracağı ve yoluna nasıl devam edeceği yine insanın mesuliyet alanındadır.

Mümin, başına gelen her şeyin hikmetini hemen kavrayamayabilir. Fakat Allah’ın rahmetinden ümit kesmez. Zira kaderin ardında hikmet, kazanın ardında perde, sabrın ardında mükâfat, her ayrılığın ve her imtihanın ardında insanın idrakini aşan ilâhî takdir bulunabilir.

Dünya bir cîfedir; taliplileri kimlerdir?

“Yalan dünya her şey bomboş
Hancı sarhoş, yolcu sarhoş…”

Şarkının son nakaratı, ilk dinleyişte çaresizlik ve yılgınlık hissi uyandırsa da biraz daha derin düşünüldüğünde insanı dünyanın mahiyeti üzerine tefekküre çağırıyor. Dünya neden yalan? Her şey gerçekten bomboş mu? Yoksa insan, fânî olanı bâkî zannettiği için mi aldanıyor?

Ahmed Yesevî Hazretleri’nin Türkistan’da; Yesi şehrinde bulunan türbesinin tavanına nakşedilen, tasavvuf ve zühd geleneğinde de sıkça hatırlatılan şu hikmetli söz, bu suallerin karşısına çarpıcı bir cevap olarak çıkıyor:

“Ed-dünyâ cîfetün ve tâlibühâ kilâbün.”

“Dünya bir leştir; onun taliplileri ise köpeklerdir.”

Sert, sarsıcı ve insanı kendisiyle yüzleştiren bir ifade… Burada dünya nimetlerinin bütünüyle kötülenmesinden ziyade, insanın dünyaya karşı geliştirdiği ölçüsüz hırs ve ihtiras eleştiriliyor. Bir leşin etrafında toplanan canlılar gibi, dünyanın geçici nimetlerine sahip olmak için birbirleriyle yarışan, bu uğurda hak ve hukuku gözetmeyen, kul ve kamu hakkı yiyen, gönül kıran ve ömrünü hırslarının esiri olarak tüketen insanın hâli tasvir ediliyor.

Dünya, insanın imtihan edildiği mekândır. Onu kötüleyen değil, ona gerektiği kadar değer vermeyi öğreten bir anlayışın içindeyiz. Mesele dünyada yaşamak değil, dünyaya ait olmak; mal sahibi olmak değil, malın esiri hâline gelmek; makam sahibi olmak değil, makamın insanı kendisine kul etmesidir.

Ahmed Yesevî Hazretleri’nin hikmet dünyasında da insanın bu fânî âlemden el çekerek gönlünü Hakk’a yöneltmesi, nefsini terbiye etmesi ve hakikate ulaşmak için çaba göstermesi mühim bir yer tutar. Onun asırlar öncesinden Türkistan bozkırlarına yayılan irfan âvâzı, bugün de insanı aynı sualle baş başa bırakıyor: Bu dünyadan ne götüreceğiz?

Bu noktada tevhid, düzen, sünnetullah, varlık hiyerarşisi ve ‘hayat nedir?’ soruları gündeme geliyor.  Cevap, Hâce Yusuf Hemedânî’den (ks) geliyor: “Hayat avunmak ve teselli bulmaktır. Canlı avunan ve teselli bulandır. İnsan avunan ve teselli bulandır… Teselli mekânı, içinde yaşadığımız ve faniliğini bir türlü idrak edemediğimiz dünyadır. Dünya ise yeme, içme, mal biriktirip toplama, yığma yeridir.”

İnsan, doğarken yanında hiçbir şey getirmediği gibi, giderken de dünyalıklarından hiçbirini beraberinde götüremeyecek. Geride kalan, yaşarken işlediği ameller, dokunduğu gönüller, yetiştirdiği insanlar ve bıraktığı hayırlı eserler olacak.

Yıldırım Gürses’in “Yalan dünya, her şey bomboş” sözü de bu çerçevede bir dünya muhasebesine dönüşüyor. Şöhret, alkış, servet ve makamın geçiciliği karşısında insanın aradığı gerçek değerin ne olduğunu sorgulatıyor. Şarkının hüzünlü nameleri arasında yükselen bu sözler, bir sanatkârın gönül dünyasından çıkıp hepimizin ortak meselesine dokunuyor.

Bir isim, bir levha, bir hatıra…

Yıldırım Gürses’in Bir Garip Yolcuyum eserini dinlerken, Feriköy Antika Pazarı’nda karşıma çıkan o celî sülüs levhayı hatırlıyorum. Hattat Yusuf Sezer’in otuz beş yıl önce “Mâşallah Yıldırım Gürses” ibaresiyle hazırladığı eser, bugün bir zamanlar kendisine hediye edildiği sanatkârın sesinden mahrum olsa da ismini yaşatmaya devam ediyor.

İnsan bazen bir eseri satın almaz; bir hatırayı sahipsiz kalmaktan kurtarır. Benim için bu levhanın kıymeti de yalnızca hattatının maharetiyle, farazâ celî sülüsün ihtişamıyla veya üzerinde yazılı ismin şöhretiyle sınırlı değil. İş bu levha, musikinin ve hüsn-i hattın aynı sanat ikliminde buluşurken, sanatkârlarının bu toprakların irfanına arz ettiği alın terinin nişânesidir.

Ne hazindir ki hayattayken binlerce insanın gönlüne sesiyle ulaşmış bir sanatkârın ismini taşıyan böylesi bir hatıranın kıymeti bilinmemiş. Bir zamanlar duvarları süsleyen, sahibinin muhabbetini ve sanatkârlar arasındaki kadirşinaslığı temsil eden levha, bir antika pazarında alıcısını beklemiş.

Oysa insanın geride bıraktığı her şeyin maddî bir karşılığı yoktur. Bazı eserler vardır ki kıymeti, onları meydana getiren elden; bazı hatıralar vardır ki değeri, taşıdıkları mânâdan gelir.

Yıldırım Gürses’in sesi plaklarda, kasetlerde, dijital mecralarda yaşamaya devam ediyor. Yusuf Sezer’in kaleminden çıkan ismi ise bir levhada arz-ı endam ediyor! Biri nameyle, diğeri harfle zamana direniyor!”

Yine de bütün bunların ötesinde, Bir Garip Yolcuyum şarkısının bize hatırlattığı daha mühim bir hakikat olsa gerektir: Hepimiz bu dünyanın yolcusuyuz. Kimimiz bir hanın kapısından giriyor, kimimiz çıkış kapısına yaklaşıyor. Kimi yolunu bulduğunu zannediyor, kimi kaybettiğini düşünüyor. Kimi bir Leylâ’nın peşinde, kimi kendi hakikatinin… Fakat yolun sonunda hepimizi aynı menzil bekliyor.

Hancı da yolcu da bir gün bu handan ayrılacak. Geriye ne şöhret kalacak ne alkış ne de dünyalıkların hükmü… Belki bir hayırlı amel, belki bir güzel hatıra, belki bir gönülde bırakılmış muhabbet izi…

Yıldırım Gürses’in nameleri eşliğinde bir kez daha hatırlayalım: Ses uçar, yazı kalır. Lâkin sesin de yazının da ötesinde, esas mesele insanın bu dünyada nasıl yaşadığı ve geride ne bıraktığıdır.

Bir garip yolcuyuz hepimiz. Mühim olan, yolun sonunda yüzümüzün ak, gönlümüzün mutmain, azığımızın asâlih amel olmasıdır.

 

İbrahim Ethem Gören-30.10.2026

Yazı No: 731

 

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

12