Çocuğa aileden aktarılan şeylerin yalnızca biyolojik kodlardan ibaret olmadığını biliyoruz. Genetik mirasın ötesinde davranış biçimlerimizi, inceliklerimizi, hassasiyetlerimizi ve hayata bakışımızı da çocuklarımıza aktarıyoruz.
Örneğin; oruçlu birinin yanında yiyip içmemek, evde büyük kardeş görmeden yenmesi gereken bir yiyeceği dikkat ederek tüketmek gibi durumlar aslında sadece basit davranışlar değildir. Bunlar; empatiyi, saygıyı, düşünceli olmayı ve sosyal farkındalığı öğreten güçlü mesajlardır.
Çocuklar söylediklerimizden çok, gördüklerini öğrenirler. Günlük hayatın içindeki küçük ama anlamlı tutumlarımız, onların karakter gelişiminde büyük yer tutar. Aslında ebeveynlik, büyük ölçüde bu değerleri yaşayarak ve hissettirerek aktarabilme becerisidir.
Hayatın içindeki bu incelikleri çocuklarımıza ne kadar doğal, tutarlı ve içten bir şekilde yansıtabilirsek; o kadar güçlü bir değer aktarımı sağlamış oluruz. Çünkü çocuk eğitimi, çoğu zaman sözden çok hâl ile, anlatmaktan çok yaşatarak gerçekleşir. Ebeveyn olmak, tiyatral yeteneğimizi ölçen bir dokunuş gibidir aslında farkındasınız değil mi , fakat sahnede oynanan yapay bir rol değil, içimizde gerçekten var olanın görünür hâle gelmesi. Çocuk karşısında sergilenen her tutum, en doğal hâliyle bizim “kumaşımızı” ele verir. Sabırsızlığımızı da, merhametimizi de, adalet duygumuzu da…
Çocuk; kelimelerin süzgecinden çok, duyguların tonunu duyar. Birine nasıl baktığımızı, bir hata karşısında nasıl tepki verdiğimizi, zorluk anında nasıl dimdik ya da nasıl dağınık durduğumuzu kaydeder. Biz farkında olmasak da o, hayatın provasını bizim üzerimizden yapar.
Bu yüzden ebeveynlik; kusursuz olmak değil, samimi olmaktır. Hata yaptığında özür dileyebilen bir anne-baba, çocuğuna yalnızca “özür” kelimesini değil; tevazuyu, sorumluluk almayı ve ilişkileri onarma cesaretini öğretir. Yorulduğunu ama yine de sevmekten vazgeçmediğini gösteren bir ebeveyn , sabrın ve bağlılığın ne demek olduğunu sessizce anlatır.
Ev içinde paylaşılan küçük incelikler mesela sofrada beklemek, birinin hakkını gözetmek, mahremiyete dikkat etmek, başkasının duygusunu hesaba katmak gibi … Bunların her biri görünmeyen ama güçlü köklerdir. O kökler ne kadar derine işlerse, çocuk o kadar sağlam bir karakterle büyür.
Çünkü değer aktarımı yüksek sesle yapılan nasihatlerden çok, gündelik hayatın içindeki sakin ve tutarlı davranışlarla gerçekleşir. Söylenenle yapılan arasındaki uyum, onun zihninde güven inşa eder.
Sonuçta ebeveynlik bir rol değil bir hâl meselesidir. Çocuğa verdiğimiz en büyük miras, maddi imkânlar değil hayat karşısındaki duruşumuzdur. Nezaketimiz, adaletimiz, merhametimiz, sabrımız…
Ve belki de en önemlisi; sevgiyle sınır koyabilme, sınır koyarken de sevgiyi hissettirebilme becerimizdir.
İşte Ramazan ayı da tam olarak bu görünür hâli pekiştirir. Oruçlu birinin yanında yemek yememek, sofraya saygıyla oturmak, paylaşmayı ve sabrı yaşamak… Bu küçük ama anlamlı davranışlar, çocuk için kelimelerden çok daha güçlü bir ders olur. Ramazan, değerlerin yaşanarak öğretildiği bir zaman dilimidir empatiyi, nezaketi, sabrı ve sorumluluğu gündelik hayata taşır.Çocuklar, Ramazan’da gördükleri hâlleri kendi karakterlerinin parçası hâline getirir. Biz farkında olmasak da, yaşadığımız bu küçük incelikler onların iç dünyasında kök salar. Dolayısıyla Ramazan, sadece bir ibadet ayı değil aynı zamanda ebeveynlikte değer aktarmanın en somut ve hissedilir hâline dönüştüğü bir öğretim mektebidir.
Büşra Yüzüak Saka

YORUMLAR