Hâmiş: Âdemoğlunun ruh dünyasını besleyen çok özel dönemler vardır. Ben de tam bugünlerde kalbimi ve zihnimi çocukların o saf, temiz ve duru dünyasına açmış durumdayım; harıl harıl çocuk masalları yazıyorum! Kalemimden çocuk dünyasına dair kelimelerin döküldüğü bir süreçte, Türk sanayinin ve dürüst ticaretin duayen ismi merhum Sabri Ülker’in vefât yıldönümünün gelip çatması, bana çok latif bir tevâfuk hissettirdi. Hayatını sabır, merhamet ve şefkatle dokumuş bu güzel kalpli Beybaba’yı, tam da çocukların diline ve hayal dünyasına yakışacak bir masal üslubuyla kaleme almanın vakt-i merhununun geldiğine inandım!

Bu yazıyı kaleme alırken beni derinden duygulandıran bir diğer husus ise merhumla aramızda kurulan o görünmez meslekî bağdır. Sabri Ülker’in o dürüst ticaret imparatorluğunu adım adım inşa ettiği, alın teri ve dualarla bezenmiş Ülker Topkapı fabrika tesislerindeki tarihi çalışma ofisinin konservasyon ve restorasyon çalışmalarını yapmak bu fakire nasip oldu. Onun hatıralarını, dokunduğu eşyaları ve o odadaki kadim ruhu yarınlara taşımaya vesile olmak tarif edilemez keyfiyet! Büyük bir titizlikle yürüttüğümüz bu anlamlı sürecin neticesinde, ilgili çalışma ofisini geçtiğimiz yıl, yani Sabri Bey’in 13. vefat yıldönümünde, Yıldız Holding’in Çamlıca yerleşkesine aslına tamamen sadık kalarak taşıdık.

İşte böylesi vefa hisleriyle; hem o tarihi odanın kokusunu içime çekmiş bir müellif hem de bugünlerde çocukların kalbine hitap etmeye çalışan bir masal yazarı olarak, Sabri Ülker dedenin o bereketli hayat hikâyesini evlatlarımızın dünyasına bir masal gibi hediye etmek istedim…
Var varanın, sür sürenin, unu çoktur değirmenin… Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gidip arkalarına bir bakmışlar ki ne görsünler? Sadece bir arpa boyu yol gitmişler! Gele gele ahilerin, dürüst esnafların yaşadığı o güzelim topraklara gelmişler.
Evet sevgili çocuklar; hani ”Komşunun Kapısı, Huzurun Anahtarı” isimli masalımızda kapıları hiç kilitlenmeyen, bencil olmayı sevmeyen, ekmeğini ve neşesini her zaman bölüşen o güzel kalpli insanlar vardı ya… İşte bugün size, tam da o masaldaki gibi hayatı boyunca dürüstlükten hiç ayrılmamış, kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan, herkesin çok iyi bildiği Ülker markasının kurucusu Sabri Ülker dedenin gerçek ve çok tatlı hikâyesini anlatacağım. Hazırsanız, arkaya yaslanın ve bu başarı yolculuğuna birlikte çıkalım!
Kırım’dan Tren İstasyonlarına Uzanan Sabır Yolculuğu
Evvel zaman içinde, Sabri Bey henüz çok küçük bir çocukken, Kırım adı verilen o uzak ve kadim coğrafyada zor günler yaşanıyormuş. Savaşlar, kıtlıklar ve soğuk kış günleri yüzünden Sabri Bey’in ailesi yanlarına çok az eşya alarak Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmış. Tıpkı büyük iktisatçıların dediği gibi; en büyük ve en güzel işleri genellikle böyle zorluklardan gelen, çok çalışan insanlar kurarmış. Sabri Bey ve ailesi Türkiye’ye gelince özgürce yaşayabildikleri ve okula gidebildikleri için her gün Allah’a şükretmişler. Sabri Bey darlıktan bolluğa eriştiğinde de şükürden geri durmamış, kazandığı nimetleri her zaman insanlarla paylaşmış.
Peki, Sabri Bey’in okul notları nasılmış dersiniz? Sıkı durun çocuklar; onun karne notlarının tamamı hep 10 üzerinden 10’muş! Çünkü o, başarının sırrının çok çalışmak olduğunu erkenden öğrenmiş.
Daha küçücük bir çocukken, validesi Şakire Hanım’ın odun ateşinde mis gibi pişirdiği kurabiyeleri büyük bir tablanın üzerine dizer, yollara düşermiş. Çatalca’dan Sirkeci’ye kadar kara trenin geçtiği bütün istasyonlarda durur, o güzel kurabiyeleri yolculara satarmış. İstasyonlarda rüzgâra, soğuğa karşı sabreder, hiç pes etmezmiş. İşte o günlerde ruhunu sabırla dokuyan Sabri Bey, ileride koskoca bir müessesenin yöneticisi olduğunda dahi torunlarına ve yanındaki çocuklara hep şunu öğütlemiş: “Hayat boyu çok çalışın, üretin ve her zaman insanlığa faydalı bir katkıda bulunun.”

Güne Erken Başlayan Padişah Gibi
Sabri Bey, dünya ile ahiret dengesini çok iyi kuran, içi dışı dosdoğru bir insanmış. Kendine güzel bir alışkanlık edinmiş: Sabah namazını kıldıktan sonra kesinlikle bir daha uyumazmış! Sabahın o bereketli saatlerinde çantasını açar, ajandasına günlük iş planını tek tek yazar ve işe erkenden koyulurmuş.
Onun yanında çalışmak bütün iş arkadaşları için büyük bir zevkmiş. Çünkü Sabri Bey her işi uzmanına, yani ehline verirmiş. İş hayatında herkes “daha çok para, en çok para” diyerek kâr peşinde koşarken, Sabri Bey hiçbir zaman gözünü hırs bürümesine izin vermemiş. Şirketlerinin yaşamasına yetecek kadar, makul ve küçücük bir kâr marjıyla yetinmiş. Neden mi? Çünkü o, kazandığı insanları paradan çok daha kıymetli görürmüş.

Kırık Bisküvilere Bulduğu Çözüm
Bundan 40-50 yıl önce bisküviler şimdiki gibi süslü paketlerde değil, büyük teneke kutularda satılırmış çocuklar. İstanbul’daki fabrikadan Anadolu’daki bakkallara gitmek için kamyonlara, trenlere yüklenirmiş. Ama o yüklemeler sırasında hamallar tenekeleri yere sertçe bırakınca ya da trenler sallanınca ne olurmuş biliyor musunuz? Tenekenin içindeki o canım bisküviler çıtır çıtır kırılırmış!
Bakkal amcalar da bisküvileri gazete kâğıdının üzerine koyup tartarak çocuklara satarmış. Sağlam olanlar hemen satılır, ama kırık olan bisküviler bakkalların elinde kalırmış. Bakkallar bu duruma çok üzülür, kırık bisküvilerden muzdarip olurlarmış.

Sabri Bey bir gün Anadolu’daki bakkal dostlarını ziyarete gitmiş. Bakkallar ona: “Sabri Bey, ne olur bu kırık bisküvilere bir çare bulun, çok üzülüyoruz!” deyince, Sabri Bey’in içindeki o şefkatli esnaf yüreği sızlamış. Hemen düşünmüş ve harika bir fikir bulmuş: “Bisküvilerimizi başkalarının kamyonları taşımasın, kendi kamyonlarımızı alalım!” demiş. Böylece bisküviler kendi kamyonlarında özenle, incitilmeden taşınmış; bakkallara tek bir fire bile vermeden, sapasağlam ulaşmış. İşte bu hamle, Sabri Bey’in bakkal amcalara ve çocuklara gösterdiği şefkatin en güzel kanıtıymış.
Müşteriler Velinimettir!
O yıllarda İstanbul’daki diğer sanayiciler büyük koltuklarında oturur, müşterilerin ayaklarına gelmesini beklermiş. Ama Sabri Bey hiç öyle yapmazmış! Fabrikasından çıkar, bakkal bakkal, kasaba kasaba gezerek müşterilerini ziyaret edermiş. Çünkü o, alışveriş yapan herkesi kendisine birer “velinimet”, yani baş tacı olarak görürmüş. Onların şikâyetlerini bizzat dinler, önerilerini alır, çocukların neyi sevdiğini yerinde incelermiş.
Bir keresinde, fabrikadaki bisküvi fırını taleplere yetişemez olmuş. Üstelik o dönemde yurt dışından fırın getirmek de yasakmış! Sabri Bey pes etmiş mi? Tabii ki hayır! Ustalarını toplamış, eldeki tek fırını parçalara ayırıp fotoğraflarını çekmişler. Sonra hep birlikte Perşembe Pazarı’na gidip tek tek parçaları satın almışlar, bulamadıklarını dökümhanede yaptırmışlar. El ve gönül birliğiyle, sıfırdan yepyeni bir fırın üretmişler!
Sabit Fiyat ve Büyük Erdem
Eskiden Türkiye’nin her yerinde nakliye fiyatları çok farklı olduğu için ürünlerin fiyatı da şehirden şehre değişirmiş çocuklar. Mesela Eskişehir’de 120 kuruş olan bir bisküvi, Erzurum’daki bir çocuğun eline ulaşana kadar nakliye masrafıyla 200 kuruşu bulurmuş. Sabri Bey bu adaletsizliğe de çok üzülmüş ve: “Benim bisküvimi Türkiye’nin her yerindeki çocuk aynı fiyata yiyecek!” diyerek fiyatları tüm ülkede sabitlemiş. Ürünlerin üzerine fiyatları bizzat bastırmış ki kimse çocuklara pahalı ürün satamasın.
Hatta bir keresinde ülkede fiyatlar çok dalgalanmış, bisküvi fiyatları aniden gerilemiş. Sabri Bey ne yapmış biliyor musunuz? Aradaki fiyat farkını Türkiye genelindeki bütün bayilerine tek tek iade etmiş! Bu erdemli davranışıyla herkesin gönlünde taht kurmuş.
“Bir Elin Verdiğini Diğer El Bilmemeli”
Şimdilerde büyük şirketler yaptıkları iyiliklerin reklamını televizyonlarda boy boy gösteriyorlar ya… Sabri Bey hayatı boyunca yaptığı binlerce yardımı, hayır hasenatı hiç kimseye söylemeden, gizlice yapmış. İlim Yayma Vakfı’nın kurulmasına öncülük etmiş, ilk başkanı olmuş, gençlerin okula gidebilmesi için yurtlar, okullar açmış ama asla reklamını yapmamış. “Hayır işleri şahsidir çocuklar. Bir elin verdiğini öbür el görmemeli, iyiliğin reklamı olmaz” dermiş. Bugün de çocukları ve torunları Ülker çatısı altında onun bu güzel, temiz ve gizli iyilik çizgisini sevgiyle devam ettiriyorlar.
Sabri Bey, sevdiklerine bizzat hizmet etmeyi çok severmiş. Evine gelen misafirlere, komşularına kendi elleriyle çay, kolonya ve çikolata ikram edermiş. Onun o güler yüzüne bakanlar merhamet ve sevgi dolu Anadolu insanının yüzünü görürlermiş.

Beybaba’ya Veda!
Sabri Bey, eskilerin “Müstakim ol utandırmaz Hazret-i Allah seni” yani “Sen her zaman dosdoğru ol, Allah seni hiç utandırmaz” sözünü hayatına rehber edinmişti. Üretimini de, ticaretini de hep doğrulukla yaptı. Hayatı boyunca hiçbir çalışanın, hiçbir müşterinin bir kuruş hakkını bile üzerine geçirmedi. Bir Allah’ın kulu bile çıkıp ona karşı kalbinde bir kırgınlık taşımadı.
Tarihler 13 Haziran 2012 Çarşamba gününü gösterdiğinde, bu güzel kalpli Beybaba ebediyet âlemine göç etti. Fatih Camii’nin avlusu onu sevenlerle, bisküvileriyle büyüyen çocuklarla ve mesai arkadaşlarıyla hıncahınç dolmuştu. Tabutu Kâbe-i Muazzama’nın örtüsüne sarıldı ve dualarla Merkezefendi Eski Kozlu Mezarlığı’na yolcu edildi.

Sabri Bey arkasında sadece bisküviler, çikolatalar değil; dürüstlükle, sabırla, şefkatle ve merhametle örülmüş muhteşem bir hayat hikâyesi bıraktı.
Çünkü bilirsiniz ki sevgili çocuklar; tıpkı o güzel komşuluk masalında olduğu gibi, sadece kendini düşünenler bencilce yaşar ve hayatın tadını alamazlar. Ama hayatını başkalarına iyilik yapmaya, üretmeye ve şefkat göstermeye adayanlar, dünyadan göçseler bile kalplerde her zaman sevgiyle, Fatihalarla yaşamaya devam ederler.
Gökten üç elma düşmüş: Biri bu dosdoğru hayat hikâyesini dinleyip ders çıkaran çocuklara, biri ekmeğini ve bisküvisini arkadaşıyla sevgiyle paylaşanlara, biri de dünyayı merhametle güzelleştiren tüm güzel kalpli çocukların başına…
İbrahim Ethem Gören-12 Haziran 2026
Yazı No: 723

Kıymetli İbrahim bey üstadım,merhum Sabri Ülker beyin senei devriyesini vesile kılarak yazdığınız masal formatlı yazıyı okudum.Çocuklara hitaben yazdığınız bu masal kurgulu yazı için sizi tebrik ediyorum.Elinize kaleminize sağlık.Zira çocuklar bu neviden yazıları hakikaten çok seviyor ve etkileniyor bilesiniz.Çocuklarımıza bu neviden değerleri hatırlatan yazılar yazdığınız için tekrar teşekkür ediyorum.Allah razı olsun.Çok ihtiyacımız var zira.
Var olunuz Halit Bey üstadım. Ankara’ya selam olsun.