Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
İbrahim Ethem Gören
İbrahim Ethem Gören

Gariplerin Doktoru, Hakikat Adamı Prof. Dr. Asaf Ataseven’e Rahmet

Gariplerin Doktoru, Hakikat Adamı Prof. Dr. Asaf Ataseven’e Rahmet

18. vefât yıldönümünde Ömrünü Gariplere Adayan İnanmış Bir Hizmet İnsanı Prof. Dr. Asaf Ataseven’e rahmet niyazıyla…

Prof. Dr. Asaf Ataseven

Bazı doktorlar vardır; hastayı tedavi eder ve görevini tamamlar. Bazı doktorlar ise hastanın derdiyle dertlenir, onun yarasına kendi gönlünden merhem arar. Birinciler hekimlik yapar; ikinciler hekimliği hizmet ahlâkına, bir adım öte infak ahlâkına dönüştürür.

Prof. Dr. Asaf Ataseven, hiç şüphesiz ikinci gruptandı.

Onu anlamak için yalnızca akademik kariyerine, tıbbî çalışmalarına, kitaplarına yahut yöneticilik yıllarına bakmak yetmez. Asaf Hoca’yı asıl anlatan şey, insana bakışıdır.

O, hastayı hiçbir zaman “dosya numarası” olarak görmedi.

Garibi, “muhtaç” olarak değil, hürmet edilmesi gereken “insan” olarak gördü.

Hastaneyi “işletme” olarak değil, “hizmet mahalli-şifa kapısı” olarak telakkî etti.

Ve başhekimliği, makamdan ziyade, kendisine tevdî edilmiş kutlu bir emanet bildi. Söz konusu emaneti; tabiplik mesleğinin onurunu omuzlarının üzerinde taşıdı.

İşte bu sebeple onun adı, uzun yıllar görev yaptığı Vakıf Gurebâ Hastanesi ile birlikte anıldı.

Bir hastane ve bir vakıf ruhu…

“Gurebâ”…

Bugünün dilinde belki biraz eski bir kelime.

Fakat taşıdığı mânâ eskimedi.

Garipler…

Kimsesizler…

Fakirlikten toprağa düşmüş olanlar…

İmkânı sınırlı olanlar…

Hayatın kenarında kalmış, hastalıkla mücadele ederken bir de maddî sıkıntıyla boğuşanlar…

Vakıf Gurebâ Hastanesi’nin varlık sebebinde işte bu insanlar vardı.

Bu hastanenin kapısında görünmeyen bir cümle yazılıydı sanki:

“Buraya gelen, önce insan olduğu için değerlidir.”

Asaf Ataseven’in hekimliği de bu anlayışla şekillendi.

Başhekim olduğu yıllarda hastanenin adı ile onun ismi neredeyse birbirine karıştı. Asaf Hoca denildiğinde Vakıf Gurebâ, Vakıf Gurebâ denildiğinde Asaf Hoca hafızalara tedâi etti.

Çünkü o, hastanenin yalnızca tıbbî hizmetlerini değil, ruhunu da taşımaya çalışıyordu.

Hayatını bu yola vakfetmişti

Vefâtından on yedi yıl sonra Aabir A.Ş. tarafından yayınlanan ve damadı Sn. Murat Ülker tarafından bu satırların yazarına gönderilen Ömrünü Gariplere Adayan İnanmış Bir Hizmet İnsanı Prof. Dr. Asaf Ataseven Hayatı, Mücadelesi ve Eserleri serlevhalı biyografi kitabında merhumun hayatını anlatan hatıralarda tekrar tekrar karşımıza çıkan kelimelerden biri “hizmet”tir.

Gerçekten de Asaf Hoca hayatını hizmete adamıştı.

Öylesine ki ailesinin, hastaneye ayırdığı zaman sebebiyle onu “hastaneyle evli” olmakla nitelediği aktarılır.

Heyhat! Yıllarca izin kullanmadan çalışan, hastanenin meselelerini kendi meselesi bilen bir hekimden söz ediyoruz.

Fakat burada dikkat çekici olan yalnızca çalışma azmi değildir.

Asıl dikkat çekici olan, niçin çalıştığıdır.

Çünkü çok çalışmak başka şeydir, kendini başkasının derdine adamak başka…

Asaf Hoca’nın farkı burada ortaya çıkar.

Onun için bir hastanın derdi, mesai mefhûmunun içinde değildi.

Bir insanın mağduriyeti, “bu benim görev alanım değil” denilerek kenara bırakılabilecek bir mesele değildi.

Hayrulhalefi Murat Ülker’in ifadesiyle, “hayatını bu yola vakfetmişti.”

Ne güzel bir tarif…

Vakıf hastanesinde çalışan ve kendi hayatını da adeta vakfeden bir hekim.

Hayırseverlikten daha fazlası: Diğerkâmlık

Asaf Ataseven’i anlatırken “hayırsever doktor” demek doğru, fakat eksiktir.

Çünkü hayırseverlik, elindekinden başkasına vermektir.

Diğerkâmlık ise başkasının ihtiyacını kendi meselen hâline getirmektir.

Aradaki fark küçümsenemez.

Hayırsever insan bazen verir.

Diğerkâm insan ise kendinden verir.

Asaf Hoca’nın hayatında gördüğümüz şey, daha çok ikincisidir.

Bir hastanın maddî imkânsızlığını, onun sağlık hizmetine ulaşma hakkının önüne geçirmemek…

Garibin kapıdan geri dönmemesi için mücadele etmek…

İhtiyaç sahibinin mahcubiyetini fark etmek…

İnsanın hastalığı kadar yalnızlığıyla da ilgilenmek…

Bunların her biri tıbbın teknik sınırlarının ötesinde, bir ahlâk meselesidir.

Asaf Hoca’nın hekimliği de tam burada insanî bir derinlik kazanır.

Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın Emaneti

Vakıf Gurebâ’nın hikâyesi, aslında Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın hayır anlayışından bağımsız düşünülemez.

Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın vakıf eserlerinde görülen temel anlayış şuydu: İhtiyaç sahibinin yanında olmak.

Bir çeşmeden su içen yolcuyu düşünmekle hastane kapısında şifa arayan garibi düşünmek, aynı medeniyet tasavvurunun farklı tezâhürleriydi.

Su nasıl ihtiyaç sahibine karşılıksız takdim ediliyorsa, şifa da mümkün olduğunca biiznillah ihtiyaç sahibinin önüne herhangi bir engel çıkarılmadan ulaştırılmalıydı.

Asaf Hoca’nın yaptığı, işte bu kadim vakıf anlayışını kendi zamanında yaşatmaya çalışmaktı: Vakfet, yaşa ve yaşat!

Bu yüzden onun başhekimliğini sadece idarî bir görev olarak okumak yanlış olur.

O, bir anlamda Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın vakfiyesinde saklı bulunan ruhun emanetçisiydi.

Peki bugün?

İşte burada insanın zihninde zor, fakat kaçınılmaz bir soru beliriyor.

Vakıf Gurebâ’nın Tarihî Mirası Bugün Nerede?

Günümüzde bu mirası taşıyan Bezmialem Vakıf Üniversitesi ve hastaneleri, elbette çağdaş tıbbın bütün imkânlarıyla faaliyet gösteren büyük bir üniversite hastanesi yapısına sahiptir.

Tıp değişti.

Teknoloji değişti.

Sağlık hizmetlerinin finansman yöntemi değişti.

Hastanelerin işletme modelleri değişti.

Bütün bunlar hayatın ve sağlık sisteminin tabiî dönüşümleri olarak değerlendirilebilir.

Fakat bir şeyin değişmemesi gerekir: Vakıf ruhu!

Çünkü “vakıf” yalnızca kurumun adındaki bir kelime değildir.

Vakıf, sorumluluk biçimidir.

Vakıf, “Benden sonrakiler de istifade etsin” demektir.

Vâkıf, hiçbir zaman kendini mal sahibi olarak görmez! Muhatabına “ben vakfın sahibiyim, sen kiracısın!” demez!

Çünkü vakıfların sahipleri olmaz, hâdimleri olur!

Çünkü Vakıf, “İhtiyacı olanı gözet” demektir.

Vakıf, “Garibi unutma” demektir.

İşte bu noktada Asaf Ataseven’in hatırası bugünün sağlık dünyasına ayna tutuyor.

Modern hastane işletmeciliğinin gerektirdiği ekonomik gerçekler elbette vardır. Fakat vakıf adı taşıyan bir kurum için bundan daha büyük bir soru daima varlığını koruyacaktır:

Garipler için ne/neler yapıyoruz?

“Vakıf” kelimesinin hakkını vermek

Bugün sağlık hizmetleri giderek daha yüksek maliyetli, daha teknolojik ve daha karmaşık bir yapıya dönüşüyor.

Bunun farkındayız.

Fakat vakıf müessesesinin tarihî iddiası da tam burada önem kazanıyor.

Çünkü vakıf, imkânı olanın imkânı olmayana el uzatmasıdır.

Vakıf, güçlü olanın güçsüzü gözetmesidir.

Vakıf, yalnızca binaya, teknolojiye yatırım yapmak değil, insana yatırım yapmaktır.

Bu bakımdan mesele Bezmialem’e yönelik basit bir “dün-bugün” kıyaslaması değildir.

Mesele daha derindir.

Mesele şudur: Vakıf mirası, modern sağlık işletmeciliği içerisinde ne kadar canlı tutulabiliyor?

Asaf Hoca’nın hayatı bu soruyu sormamızı gerektiriyor.

Çünkü onun döneminde Vakıf Gurebâ adı, ihtiyaç sahibinin zihninde mahzâ güven duygusu oluşturuyordu.

Bugün de “vakıf” kelimesinin aynı güven duygusunu uyandırması, bu mirasın en büyük imtihanıdır.

Asaf Hoca Bugün Yaşasaydı…

Bazen geçmişte yaşamış bir insanı anlamanın en iyi yolu, onu bugünün içine yerleştirmektir.

Asaf Hoca bugün yaşasaydı…

Vakıf Gurebâ’nın yerine yükselen modern hastane binalarına bakardı.

Son teknoloji cihazları görürdü.

Ameliyathaneleri, laboratuvarları, üniversiteyi, akademik dünyayı görürdü.

Bütün bunlardan memnun da olabilirdi.

Ama sonra başını çevirip hastaneye gelen garibe bakardı.

Ve muhtemelen şu soruyu sorardı:

“Garip ne olacak?”

Bütün mesele belki de bundan ibaretti.

Garip ne olacak?

Parası yetmeyen ne olacak?

Tedaviye ihtiyacı olduğu hâlde imkânı bulunmayan ne olacak?

Hastaneye geldiğinde mahcup olan ne olacak?

Kendisini yalnız hisseden ne olacak?

İşte Asaf Hoca’nın doktorluğu bu soruların başladığı yerdeydi.

Hakikatli doktor

Asaf Ataseven’i yalnızca “iyi doktor” diye tarif etmek de yeterli değildir.

O, aynı zamanda hakikatli bir doktordu.

Hakikatli olmak, doğruyu söylemekten ibaret değildir.

Hakikatli olmak; emanete riayet etmek, makamın cazibesine kapılmamak, insanı menfaatin önüne koymak, gerektiğinde bedel ödemeyi göze almak demektir.

Asaf Hoca’nın hayatında eskilerin tabiriyle hüvesi hüvesine milimi milimine bu tavrın izlerini görmek mümkündür.

O, tıbbı para kazanmanın yolu olmaktan önce insana hizmet aracı; Rızâ kapısı olarak gördü.

Bu yüzden hayatı boyunca “ne kadar kazandım?” sorusundan ziyade “ne kadar faydalı oldum?” sualinin peşinden gitti.

Bizim Yunus’un çeşmesinden hastanenin kapısına

Yunus Emre’nin o meşhur mısraları, Asaf Hoca’nın hekimlik anlayışını anlatmak için âdeta anahtar gibidir:

“Bir hastaya vardın ise,

Bir yudum su verdin ise…”

Bir yudum su…

Ne kadar küçük görünür.

Fakat bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük laflar değil, bir yudum sudur.

Bir doktor için de bazen en büyük tedavi, hastanın kendisini yalnız hissetmemesidir.

Asaf Hoca bunu biliyordu.

O yüzden onun hekimliğinde tıbbın yanında merhamet, bilginin yanında vicdan, mesleğin yanında hizmet vardı.

Geriye kalan miras

Prof. Dr. Asaf Ataseven, bundan on sekiz yıl önce, 8 Eylül 2008’de aramızdan ayrıldı.

Bugün onun vefâtının yıldönümünde bir doktoru, bir akademisyeni, bir başhekimi hayır ve rahmetle yâd ediyoruz.

Fakat aslında daha fazlasını yapıyoruz.

Bir hizmet ahlâkını hatırlıyoruz.

Bir vakıf insanının nasıl olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bir hekimin hastasına karşı sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini yeniden sorguluyoruz.

Ve belki en önemlisi, modern dünyanın içinde giderek unutulmaya yüz tutan bir kelimeyi yeniden hatırlıyoruz:

Garip.

Asaf Hoca’nın asıl mirası belki de budur.

Garibi görmek.

Garibin sesini duymak.

Garibin mahcubiyetini anlamak.

Garibin şifa kapısından geri dönmemesi için gayret etmek.

Ve bütün bunları yaparken insanın yüzüne bakarak hizmet etmek…

Bugün onun ardından söylenebilecek en güzel cümlelerden biri belki şudur:

Asaf Ataseven yalnızca hastaları tedavi etmedi; hekimliğin vicdanını da tedavi etti.

Onun hayatı bize bir kez daha hatırlatıyor:

Bir doktorun önünde yalnızca hasta yoktur.

Bir insan vardır.

Bir hastanenin kapısında yalnızca müşteri yoktur.

Bir ihtiyaç sahibi vardır.

Bir vakfın isminde yalnızca tarih yoktur.

Bir emanet, iki asliyet ve terkip şuuru…

Ve bir ömür, yalnızca yaşanmış yıllardan ibaret değildir.

Kime adandığıyla ölçülür.

Asaf Ataseven, her hareketinde mütemadiyen Hakk rızasını gözettiği ömrünü gariplere adanmıştı.

Gariplere müjdeler olsun!

Çünkü o, Efendimiz Aleyhisselâm’a atfedilen “Fe tûbâ li’l-gurebâ/Gariplere müjdeler olsun!” kelâmını işitmişti.

Şimdi bize düşen, onun ardından aynı suali haykırmaktır:

Bugünün gariplerinin doktoru kim olacak?

 

İbrahim Ethem Gören-08.09.2026

Yazı No: 729

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

SON HABERLER

ÖNE ÇIKANLAR

1