Rahmetli Barış Manço, TRT’de yayınlanan çocuk programını büyüklere de izletmeyi başarmıştı. Pazar günleri “7’den 77’ye” günüydü. Dünyanın pek çok ülkesini gezdi ve çekimler yaparak bizimle paylaştı. Ülkemizde olmayan, ya da bizim bir türlü başaramadığımız bir şeyin oralarda uygulandığını gördüğünde “adamlar yapmış” derdi. Kalpleri kırmadan söylenmiş, esprili bir eleştiri cümlesiydi bu. O zamanın çocukları şimdi meslek sahibi yetişkinler oldular. Fırsatını bulan bazı gençlerimiz şansını denemek isteğiyle yurtdışına gidiyor. Oralar daha pırıltılı, cıvıltılı geliyor, biliyorum. Hatta bazıları “Türkiye yetişmiş bir eleman kaybetti, filan ülke bir eleman kazandı” diyerek sanki bir daha dönmeyecekmiş gibi kinayeli cümleler ederek gidiyor. Nasıl giderlerse gitsinler, yurtışında zorlandıkları kesin. Hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değil.
Yabancı ülkeye ayak uydurmaya çalışırken, kendilerini Türkiye’dekinin çok daha fevkinde, yoğun bir tutunma çabası içerisinde buluveriyorlar. Potansiyelini kullanabilenler başarıyor. Tutunamayanlar, kendilerince “geçerli” bir bahaneyle geri dönüyorlar. Oradaki başarısızlıklarından dolayı yine kendi ülkelerini suçlayanlar bile var. Gençlerin yurtdışına gidip çalışmaları ve orada yeni bir hayat kurmaları fikrine karşı değilim. Ancak dünyayı algılama konusundaki yanlışlarının, olumsuz sonuçlar verdiğini görmek can sıkıcı. Ne yaşam kültürleri, ne de politik algıları dünyayı tanımaya yetmeyen, buna rağmen ülkesini, milletini sürekli aşağılamayı meziyet sayan takıntılı tiplerin başarısız olması zaten kaçınılmaz. Gittikleri ülkelerde, yerel unsurların küresel sermaye tarafından nasıl ezildiğini göremeyip, ülkenin kendi iç dinamikleri böyledir zannediyorlar. Ülkelerinde eleştirdikleri herşeyi, orada sorgusuz sualsiz kabullenip, sistemin uysal kuzucukları oluverenlerin düştükleri komik durum da ayrıca dikkate değer.
Gidenlerin Türkiye ile ilgili yaptıkları eleştiriler, gidiş sebeplerinin dışa vurumu olsa da, gittikleri yer hakkında pek bir şey bilmediklerinin de göstergesi. Orada demokrasi var, adalet var dedikleri yerin siyasi tarihi, sosyal yapısı, devleti oluşturan kurumların işlevi, ekonomideki dinamikler ve bireyle ilişkileri, hatta en önemlisi kendisi gibi bir “yabancı”ya nasıl tavır alacakları konusunda öngörüleri bile yok. Demokrasinin beşiği denilen İngiltere’ye giderken, özgürlükler ülkesi diyerek istedikleri herşeyi yapabileceklerini zanneden, ama kısa süre sonra hayal kırıklığına uğrayan gençler gördüm. Meğer özgürlükten kasdettikleri; parklarda bira içmek, barlara tek başlarına yani damsız girebilmek, hemen bir bekar kadınla tanışıp evlenebilmekmiş. İsviçre’de bedava çikolata dağıtıldığını zanneden, NewYork’ta hamburgerin yanında limitsiz kola verilmesini büyük bir jest olarak kabul edenler de var. Kanada’da tır şöförlüğü yaparken ki azminin zerresini kendi ülkesinde çalışırken göstermemiş arkadaş, yerinden pek memnun. Buralar harika diyor. Aslında kendi ülken de iyiydi, ama sen oraya gidince bazı şeylerin önemini fark ettin. En önemlisi kurallara uymayı, azmetmeyi öğrendin. Bizde kurallara uymamayı meziyet, hatta kuralsızlığı demokrasinin gereği zanneden “demokrat” (!) çevrenden kurtuldun.
Londra’da kısa süreliğine bir televizyonda yayın yönetmeni olarak çalışmıştım, o zamanlar sigara içtiğimi itiraf etmeliyim. Sabahları sigara aldığım büfedeki Hintli göçmen, her gün kıyafetimin ne kadar şık olduğunu, gözlüğümün modelinin çok hoş olduğunu veya buna benzer şeyler söyleyip sırıtarak iltifatlar ediyordu. Balkan kökenli görünümüm yüzünden beni İngiliz zannettiğini bir süre sonra fark ettim. Bana böyle şeyler söylemenize gerek yok, İngiliz değilim Türküm dedim. Her gün yüzüme gülen adam, ertesi gün sigarayı tezgaha sessizce bıraktı ve kafasını çeviriverdi. Buna benzer birkaç olay sonrasında, daha düşük gelir seviyesinde de olsa kendi ülkemde yaşamanın ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Türkiye’ye dönüş günüm yaklaştığında mutluluğumu hisseden Pakistanlı resim seçici arkadaş, herkes burada kalmak ister ama sen gittiğine seviniyorsun galiba dedi. Evet dedim. Ülkemde daha fakir olsam da, mutluyum.
İngiliz demokrasisinden İngilizler memnunlar. Kraliçenin doğum gününde veya altın yıl jübilesinde gitarını kapıp Wembley Arena’da konser vermeye koşarak gelen dünyaca ünlü British rock sanatçılarını görünce acı acı gülümsemiştim. Biz gençlerimize geçmişimizi aşağılamayı öğrettik. Onlara ise kendi milletlerinden bile olmayan Alman kökenli kraliçelerini ve kraliyeti sorgulamadan mutlu olmaları gerektiğini öğrettiler. Parlamentonun her yasama yılı başlangıcında, Kralın açılış konuşmasını yapmak üzere Avam Kamarasına geldiği saatlerde, Avam kamerasından bir milletvekilinin Buckingham Sarayına rehin olarak gönderilmesine önceleri bir anlam verememiştim. Meğer o ortamda krala bir şey olursa, onlardan bir kişi de bizim elimizde olsun mantığıyla yapılan bir takas söz konusuymuş. Şimdilerde temsili olarak da olsa, bu adet hala devam ediyor. Parlamentarizmin, İngiliz aristokrasinin bir ürünü olması, “meşruti krallık” kılıfı altında gerçek bir vesayet rejiminin sürüyor olması bile, içimizdeki Batı hayranlarının İngiltere’nin demokrasinin beşiği olduğuna dair görüşlerini değiştiremedi. İngiltere demokrasinin beşiği filan değil demiştik, kendi üretikleri ve kralın tebasının memnun olduğu bir rejimle yönetilirler, o kadar. Hemen belirtelim, şimdilerde bu memnuniyet giderek yok olmaya başladı. Yakında çok sevilen bir prensesin daha ölüm haberi açıklanacak. Artık kimse kraliyete kız vermeyecek hale gelecekler.
Peki bilin bakalım biz ne diyeceğiz?
Adamlar yapmış abi ya.

YORUMLAR