DOLAR
5,8086
%0,38
EURO
6,4338
%0,50
ALTIN
273,07
%0,48
BİST100
7,6421
%0,48

'Türkiye için yapmak istediğim çok şey var'

Hollywood'da önemli projelerde yer alan Metin Güngör, belli bir kalıba sıkıştırılan Türk sinemasının kurtuluşunun özgün ve bağımsız filmler yapılmasıyla mümkün olduğunu belirtti.
01.12.2019 14.38.34

ŞEHRİ DURLANIK

Günümüzde sinema çok büyük gelirlerin elde edildiği bir endüstri halini aldı. Buna paralel olarak da bir sanat dalı olmanın ötesinde başka amaçlar için de kullanılır oldu. Örneğin global markaların insanları tüketime yöneltmesinde bir araç, küresel güçlerin toplumları belli bir görüşe kanalize etmesinde etkili bir enstrüman oldu sinema. Bütün bu kirlenmişliğin ötesinde sinemayı hala bir sanat olarak gören ve bu yönde eserler üretme çabasında olan idealist sinemacılar da var. İşte bu isimlerden biri olan Metin Güngör ile ressam Fikret Mualla’nın hayatını konu alan ‘Renklerde Kaybolan Hayat’ isimli filmini konuştuk.

Neden gişede daha kolay iş yapacak bir film değil de Fikret Mualla?  

Ben bir ressamım. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuduğum zamanlar böyle harika bir ismi duymuştum. Şu ana kadar neden bir belgeselinin veya filminin yapılmadığını düşünmüştüm. Neden herkesin Pablo Picasso ve Van Gogh’u bilip de Türk Van Gogh olarak muhteşem bir ismin yapmış, adını altın harflerle yazdırmış Fikret Mualla’yı bilmediğine şaşırmıştım. Dünya değil biz bile tanımıyoruz. Fikret Mualla’yı ilk defa okuldayken duymuştuk. Bu bana bir misyon oldu. 30 sene önce ben Mualla’nın filmini yapacağım diye kafaya takmıştım ve kısmet oldu.

Ünlü Hollywood yapımlarında bir Türk imzası var

Uzun yıllardır yurtdışında yaşıyorum. İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde bulundum. Bu süreçte sinema işlerine girerek Hollywood filmlerinde çalıştım. Harry Potter’dan tutun Karayip Korsanları’na kadar hepsinde imzam var. Sanat yönetmenliği ve görsel efektlerinde bir Türk imzası var. 10 sene önce de kendi filmlerimi çekmeye başladım. Üç arkadaşımla beraber ilk filmimi Los Angeles’ta çektim.  2008 yılında ise Fikret Mualla projesine başladım. Sadece senaryosunu yazmak 3-4 senemi aldı. Çok değerli bir yazarımız, röportajımız ve Fikret Mualla’nın hayatından tek canlı kişi olan Hıfzı Topuz’a gittim. Topuz’un  ‘Fikret Mualla Anılar, Resimler, Mektuplar’ adlı kitabından ilham alarak kendisine filmin senaryosunu yazmasını önerdim. Topuz, “Ben senarist değilim, sinemadan anlamam, siz yazın” deyince ben de yazmaya başladım. Önceden yaptığım araştırmalar, Topuz ile gerçekleştirilen röportajlardan yola çıkarak çok güzel bir senaryo yazdım.

Ülkeme vazife olarak gördüm

Ben bir Türk sanatçısıyım. Türkiye’de yurt dışında olduğu gibi sanatçılara değer verilmiyor. Bu filmi politik amaçlarla değil sadece onun yaşadığı kaderin aynısını yaşayan bir sanatçı olarak ülkeme bir vazife olarak gördüm gördüğüm için yaptım.

Bu filmi çekmeye karar vermeden önce Fikret Mualla’yı ne kadar araştırdınız?

Ressam olduğum için yurtiçinde ve yurtdışında bir çevrem var. Paris’te yaşadım. Belli bir Fransız kültürüm oldu. Fransa’da Kapalı Çarşı gibi yerlerde, kitapçılarda Fikret Mualla’nın kitaplarını görüyordum. Bu arada öğrendim ki dünyanın en meşhur okulunda Fikret Mualla’nın suluboya dersleri öğretiliyormuş. Anladım ki, deli doluymuş ve alkolikmiş ama önemli olan ne yaptıkları değil, yaptıkları hizmettir. Bütün hayatını resim yapmaya adamış. Günde 5-10 tane resim yaptığı için Avrupa’da Türk Van Gogh olarak tanınıyor.  

Bir gün ikinci bölümünü de çekeceğim

Oturduğu eve ve yaşadığı yerlere giderek fotoğraflarını çektim. Abidin Dino’ya maalesef yetişemedim. Onun çevresinden çok yararlandım. Hıfzı Topuz ve oğlu Kerem Topuz ile görüştüm. Kerem Topuz’un çektiği fotoğraflardan da yararlandım. Dönem filmi çekmek belli bir bütçe istiyor. Bu bütçe bizde olamadığı için bir görsel efekt ustası olarak kendi yöntemlerimle yaptım. Yani her şeyi blue ekranda yaptık. Aslında gördüğünüz hiçbir şey gerçek değil. Sadece oyuncular gerçek. Fransa, Almanya ve Türkiye’nin 100 yıl önceki hali bilgisayarda yapıldı. 8 yıllık araştırma ve 3 yıl süren senaryo yazma dönemi sürdü. Ortaya, 2 bölüm, 500 sayfalık bir senaryo çıktı. Fakat sığdıramadığım için biraz kısarak 2,15 dakikaya indirdim. Kısmet olursa bir gün 2. Bölümünü de çekeceğim. Zaten ilk bölümde çoğu şeyi anlattık, 2. Bölümü yaptığı resimlere ve 2. Dünya Savaşı’na adadım.

Filmde nasıl bir Fikret Mualla anlattınız?

Tamamen onu Fikret Mualla yapan karakteri ortaya çıkarmak için çocukluğuna ağırlık verdim. Filmin yarım saati çocukluğuyla ilgili. Anne, baba ve ailesiyle olan dramatik yaşantısı, müthiş bir zenginlikten fakirliğe gelmesi, annesinin ölümüne sebep olup akıl hastanesine yatırılmasına büyük yoğunluk verdik.

Filmin 8 yıl önce ilk bölümü çekildikten sonra sosyal medya hesabınız üzerinden gerekli yardımları alamadığınızı ve montaj işinin bitmesi için desteğe ihtiyacınız olduğunu yazmış, yardım istemiştiniz. O dönemlerde yaşanan zorlukları anlatır mısınız?

Biz bir yıldızlar geçidini bir araya getirdik bu film için. Sevgili değerli ustamız Ali Poyrazoğlu, Bedri Baykam, Okan Bayülgen, Selen Görgüzel, Bora Gencer, J.Sebnem Schaiffer ve adını sayamadığım birçok önemli ismi bir araya getirdik. Ve bunlar para dahi almadan sadece Fikret Mualla adına ortak imece şeklinde bana yardımcı oldular.  Ne devlet ne özel kuruluş, sağcısı olsun solcusu olsun hiç önemli değil, hiçbir taraf bize destek vermedi. Fikret Mualla, bir Türk sanatçısı, bu topraklardan çıkmış. Müthiş bir yazar olan Nazım Hikmet, gitti geldi kimse önemsedi ama şu an Nazım’ın kemiklerini getirmeye çalışıyor. Rusya vermiyor.

Emel Korutürk, Fikret Mualla’nın öğrencisiydi

Sanatçımıza neden 20-30 sene sonra sahip çıkmaya çalışıyoruz. Fikret Mualla’da kimsesizler mezarlığına gömüldü. Ölümünden yedi yıl sonra 1974'te Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk karısı Emel Korutürk’ün çabalarıyla Karacaahmet Mezarlığı'na getirildi. Emel Korutürk Fikret Mualla’nın öğrencisiydi ve bu durum içine oturmuştu. Neden hep belli türde filmler yapıyoruz? Neden hep komediler, dramalar yaparken eğitici ve sanat ağırlıklı filmler yapmıyoruz? Neden gururla ortaya atacağımız bir cevheri en son planda tutuyoruz ve bu zamana kadar bir filmi yapılmadı. Fikret Mualla’nın çok kötü bir belgeseli yapılmıştı zaten onu gördükten sonra daha fazla duramadım, filmini yapmaya karar verdim.

Bu süreçte Kültür Bakanlığı'na 2 kez başvuruda bulundunuz ama sonuç alamadınız. Kırgınlıklarınız var mı?

Kesinlikle var. Bakanlığa gittiğimde çok değerli bir iş yapmışsınız dediler. Peki neden destek çıkmadınız? Bu çok üzücü bir durum. Devletin ilk adımı atması lazım. Ben tek bir şahıs olarak bu filmin bütçesini yaptım, varımı yoğumu ortaya koydum. Şu an hiçbir şeyim yok ama yapmak istediğimi yaptım. Önemli olan buydu. Misyonumu tamamladım. 

10 yıllık bekleme süresinde umutsuzluğa kapıldınız mı?

Tabii ki. Ama hiçbir zaman da vazgeçmedim. Bir işe başladığım zaman kolay kolay bırakmam.

Filmde tiyatro kökenli isimler ağırlıklı… Onlarla çalışmanın güzel ve zor yanları nelerdir?

Bu isimler Türkiye’nin en büyük değerleri. Ülkemizin Robert De Niro’su olarak gördüğüm bir Ali Poyrazoğlu var. Kendisinden gençken ders de aldım. Okan Bayülgen herkesin tanıdığı muhteşem bir oyuncu, bir cevherimiz. Bedri Baykam, resim sanatçısı, oyunculuğu da seviyor. Hiçbiri tereddüt etmeden evet dedi. Böyle bir cevheri öne çıkardığım için bana teşekkür ederek bu “Çorbada bir kaşık tuzumuz olursa ne güzel” dediler. 

Filmde Fikret Mualla’nın 30’lu yaşlarını canlandırdınız, sizde uyandırdığı hisleri öğrenebilir miyiz?

Ben oynamadım, yaşadım. Hatta 6 ay kendime gelemedim, topalladım. Belli bir süre öyle bir içselleştirmişsiniz ki uyanamıyorsunuz. 

Filmde sizi en çok etkileyen sahne hangisi oldu?

Son sahne. Fikret Mualla kendini yükseklerde uçan, güçlü bir kartal olarak görürdü. Bir gün Abidin Dino’yla bit pazarında dolaşırken bir kartalı kafesin içinde gördü. Kartalın niyet kuşuna çevrilmesine sinirlenen Fikret Mualla, “Sen bir kartalı kafesin içine nasıl koyarsın,  seni oraya koymaları lazım. O güçlü, özgür bir hayvandır” diyor. Beni en çok bu sahne etkiledi.  Kendini hep o kartal gibi bir kafeste gören Mualla, sonunda o kafesi kırarak çıktı gitti. 

Film çekmeye devam edecek misiniz? Edecekseniz bir sonraki projeniz ne olacak?

Tabii ki. Şu an bir Hollywood projemiz var. Türkiye’den çıkan ama Amerika’ya ortak yapım. Bir fantezi filmi. Game of Thrones gibi diyebilirim. İnşallah yazın çekmeye başlayacağız. Diğeri de Hititya zamanlarında geçen bir film. Bu Türkiye’den çıkmış olacak.

Hollywood’da önemli işler yapan biri olarak sizce Türk sinemasının eksiklerini nelerdir?

Kemal Sunallı, Cüneyt Arkınlı Yeşilcam’ı arıyorum. Teknik ve oyunculuk olarak kötüydü ama muhteşemdi. Teknik olarak çok ilerledik ama maalesef bazı şeylerin değerini yitirdik. Ve onu da hiçbir zaman geri getiremeyeceğiz. Zaten şu an belli kalıplaşmış filmler var. İzlediğimiz tüm diziler birbirine benziyor. Film konusunda Hollywood ve Bollywood’u güzel bir kopyacılığımız var. 1-2 tane değerli yönetmenimiz, yapımcımız var, gerisini beğenmiyorum.  Belli bir kalıplaşma olmuş ve bir mafya şeklinde yürüyor. Türkiye’ye bu tahtı kimseye vermiyor film piyasası.

Yeni ve özgün projeler üretilmemesini buna mı bağlıyorsunuz?

Netflix gibi belli dağıtımcı firmalar bir yere toplanmış ve belli filmler istiyorlar. Bu yüzden Türkiye’ye bağımsız, özgün filmler üretilmesi olanaksız gibi bir şey. İnsanlar Recep İvedik gibi filmlere gidiyor. Türkiye’de olan sanatçı dünyanın hiçbir yerinde yok ve Türkiye’de olan güzellik dünyanın bir platosunda yok. Biz canlı platoyuz. O kadar çok güzel hikayemiz ve kültürümüz var ki bunu sadece vurgulayamıyoruz, ortaya çıkaramıyoruz. Çünkü destek yok.

Harry Potter ve Da Vinci Şifresi gibi ünlü Hollywood filmlerinin dijital efektlerine imza atan biri olarak teknolojinin sinemada hakim olmasının etkilerini değerlendirir misiniz?

Olumlu etkileri çok. Çok büyük bir bütçeyle çekebilecek bir filmi küçük bir bütçeyle çekebiliyorsunuz. Bu film yapımcılarına ekonomik tasarruf oldu. Zamandan kazandırdı. Fakat olumsuz yanı hikayeden çok görseller ön plana çıkmaya başladı. Görseller fazla efekt olduğu için bilgisayar oyununa dönmeye başladı. Oyunculuğu biraz aksattı. Artık senaryoya önem verilmeye başlandı. Filmin konusu da, güzel senaryosu da olmalı. Daha çok görsellerine bakılıyor. Bu iyi bir durum olsa da dengede tutulmadı. Filmin güzel bir senaryosunu da olmalı. 

Türk ve dünya sinemasında beğendiğiniz isimleri öğrenebilir miyiz?

Martin Scorsese, Clint Eastwood, Atıf Yılmaz, Metin Erksan çok değer verdiğim yönetmenlerdir. Oyuncu olarak da Robert De Niro, Al Pacino, Meryl Streep, Dustin Hoffman.  

Türkiye’de ise Cüneyt Arkın, Türkan Şoray, Kemal Sunal, Şener Şen, Filiz Akın, Ayhan Işık, Yılmaz Güney’i çok severim. Özellikle Yılmaz Güney çok önemli bir sanatçıydı. Şu an Yeşilcam’ı arıyorum. Bunların üzerine oyuncu tanımıyorum.

Türk sineması hakkında son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

İşimiz zor ama yılmayıp devam edin. Ben de elimden geldiğini yapacağım. Yurt dışında kazandığım bütün tecrübeleri Türk sinemasına vermeye hazırım.  İnşallah fırsatımız olur, hayatımız boyunca güzel filmler yaparız. Yapmak istediğim çok şey var Türkiye için. Fırsat verilirse yapmaya çalışacağız. Yılmadan savaşmaya devam. 


Yorum Ekle