18 Şubat 2020, Salı
Son Dakika

Gelenek, Türk ebrusu ve YİH seçim kıstasları üzerine…

13.02.2020

Geleneksel sanatlarımız, her bir asırda ustaların rehberliğinde elden ele yeni eserler, isimler ve anlamlar kazanarak istikrarlı yolculuğunu sürdürüyor.

Ustasız sanatkâr olunamaz.

Usta, hemen her sanat ve zanaat dalında olduğu gibi öz sanatlarımızın vazgeçilmez, aslî unsurudur. Usta, üstadından öğrendiklerini kendine hiçbir bilgi kırıntısı saklamadan çırağına, kalfasına öğretmekle mükelleftir. Bunun içindir ki “Malın zekâtı kırkta bir, ilmin ve sanatın zekâtı yüzde yüzdür.” denilmiştir. Geleneksel sanatların en önemli unsuru malum olduğu üzere ustadır. Ve dahi öz sanatlarımız alanında hakikatli bir ustadan tefeyyüz etmeden sanat icra edilemez. Bahusus ustasız sanatkâr olunamaz.

Sanat emanettir

Şüphesiz sanat ustaya tevdî edilen önemli bir emanettir. Hakikatli usta emanetine bihakkın sahip çıkan insan-ı kâmildir. Eser ise ustadan geriye, yüzyıllar sonrasına sarkaçlanan saygı ve hürmete lâyık kutlu bir izdir. Ve dahi mezkûr iz; eser medeniyetimizin hafızasıdır. Hafıza ise her şeyimizdir.

Öz sanatlarımız kadim gelenek üzerine inşa edilir

Öz sanatlarımız kadim gelenek üzerine ihlâs, samimiyet, sabır, tevazu ve bin bir gayretlerle inşa ve ihya edilir. Ve dahi “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir.” Hakikat üzere sanatını icra eden marifetli sanatkârların, ustaların, üstadların kıymetinin bilinmesi elzemdir. Bu anlayış cemiyetin tüm iç dinamiklerinin bileşen müesseselerinden muhtelif kurumların ve devletin sanat aklına kadar nüfuz etmelidir. Devletin sanat aklı ise Osmanlı asırlarında olduğu gibi sanat ebed müddet olmalıdır.

Kurumlar, yerel yönetimler, üniversiteler, STK’lar zaman zaman sanatkârlarımızın marifetlerini takdir etme yönünde uygulamalar ortaya koyuyor. Devletimiz de sanatkâr ustalarımızı manevî yönden taltif ederek gerçekten hak edenleri Yaşayan İnsan Hazineleri Envanteri’ne dâhil ediyor.

Yaşayan İnsan Hazineleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ifadesiyle “Somut Olmayan Kültürel Mirasın belli unsurlarını yeniden yaratmak ve yorumlamak açısından gerekli bilgi ve beceriye yüksek düzeyde sahip kişileri” tarif ediyor. Bakanlık bu meyanda belli başlı mikyaslar/sabiteler ortaya koymuş.

YİH en az 10 yıldır sanat ve zanaatıyla meşgul olmalı.

Şöyle ki, Yaşayan İnsan Hazinesi (YİH) ilan edilecek olan zatlar bir defa sanat ve zanaatlarını en an 10 yıl boyunca icra etmiş olmalı. Sanat icrasında belirlenen süre tahdidiyle ilgili kanaatlerimiz olsa da asıl değinmek istediğimiz meselenin dışında kaldığı için burada temas etmeyeceğiz.

YİH sanatını usta-çırak ilişkisi ile öğrenmiş olmalı.

İkinci kriter, YİH’nin sanat ve zanaatını usta-çırak ilişkisi ile öğrenmiş olması. Yani “sanatkârın mutlaka bir ustasının olması ve sanatını usta-çırak meşki usulüyle öğrenmiş olması lazım gelir” diyor Bakanlık. Böylelikle hudâyinâbit sanatçı olunamayacağını Bakanlığımız da kabul ediyor. Hâsılı ustasız sanatkâr olunmaz.

YİH bilgi ve kabiliyetini eserlerinde ortaya koymalı.

Bakanlık YİH’nin bilgi ve becerisini uygulamadaki üstünlüğüyle ortaya koymasını bekliyor. Sanatkâr bu meyanda eserlerini kadim gelenekten beslenerek üretmeli ve YİH’nin çalışmaları mütemadiyen sanat ve estetik açıdan belli bir seviyenin üzerinde olmalı. Bu noktada vasatlığa, bayağılığa, geleneği inkâra mahal yok. Ya da olmamalı!

YİH konusunda enden bulunan bilgiye sahip olmalı.

YİH envanterine dâhil edilecek sanatkâr için bir diğer ölçü, konusunda, uzmanlık alanında, sanat, zanaat mektep ve meşrebinde ender bulunan bilgilere sahip olması. Böylesi bilgiler malum olacağı üzere usta-çırak yöntemiyle sanat/zanaat meşk edilerek öğrenilebilir. Geleneksel sanatlarda ustası olmayan birinin icra ettiği sanat/zanaat dalıyla ilgili ender bulunacak bilgilere sahip olması ise imkân dâhilinde değildir. Bu türden bilgilere; meslek, sanat ve zanaat sırlarına araştırma yapmakla, kitaptan okumakla vâkıf olunamaz, ancak ve ancak ustasından görerek, bakarak, dinleyerek, meşk ederek öğrenilebilir.

Diğer bir kıstas: Kişi veya grubun yaptığı işe kendini adamışlığı.

Bakanlık, YİH olarak belirlenecek şahsın ya da topluluğun yaptığı işte, icra etmekte olduğu sanatta/zanaatta adanmışlık da görmek istiyor. Bilineceği üzere hemen her alanda adanmışlık olmadan başarıdan söz etmek mümkün değildir.

Kişi veya grubun bilgi ve becerilerini geliştirme yeteneği.

YİH kriterlerinden biri de kişi veya grubun bilgi ve becerilerini geliştirme yeteneği. Söz konusu yeteneği Bakanlık “sanatın toplumla buluşmasını sağlayacak yenilikler içermesi” şeklinde tarif ederek bir nevi “halka mâl olmak” önemlidir diyor.

Son kıstas: Çırak yetiştirmek.

Bakanlık, Yaşayan İnsan Hazinesi adayı olarak gösterilecek sanatkârların/zanaatçıların ve ya grupların, becerilerini çıraklara aktarması gerektiğine vurgu yapıyor. Geleneksel sanatlarımızın gelişmesi, gelecek kuşaklara hüvesi hüvesine milimi milimine aktarılabilmesi için çırak yetiştirmek elzem. Çırak, ustasını geçecek ki sanat/zanaat, bir adım öte medeniyetimizin sanat ebed müddet felsefesi de mütemadiyen yücelsin ve yükselsin.

Bakanlık şimdiye kadar muhtelif sanat ve zanaat dallarında geleneksel sanat ve zanaatlarımıza, öz kültürümüze hizmetleri geçmiş bulunan kişi ve grupları Yaşayan İnsan Hazinesi olarak ilan etti. Önceki yıllarda geleneksel sanatlarımızdan hüsn-i hat, kalemişi, sedefkârlık, çini, minyatür ve ebru ustaları YİH ilan edildi.

Birkaç gün önce Yaşayan İnsan Hazineleri Ulusal Envanteri’ne yeni isimler, ustalar, kurumlar dahil edildi. 11 Şubat Pazartesi günü Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde Sn. Cumhurbaşkanımızın da katıldığı bir törenle Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Yaşayan İnsan Hazineleri Ödülleri“ sahiplerini buldu.

Ödüller hayırlı mübârek olsun.

Bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca verilen "Yaşayan İnsan Hazineleri" ödülüne layık görülen ustalarımızın isimleri şöyle: "Eşme Kilimi Dokumacılığı'nda merhume Ümmü Balyemez, "Bitki Yetiştirme ve Ağaç Aşılama"da Orhun Güven, "Damal Bebek Yapımı"nda Fidan Atmaca, "Telkari Sanatı"nda Subhi Hindi Yerli, "Ebru Sanatı"nda Ahmet Hikmet Barutçugil, "Âşıklık Geleneği"nde Ali Rıza Ezgi ve Maksut Koca, "Sipsi Yapımı ve İcrası"nda Halime Özke ve Mehmet Bedel, "İpek Böcekçiliği ve Dokumacılığı"nda Hasan Büyükaşık, "Kemençe Yapımı"nda Hasan Sancak, "Çanakkale Seramiği"nde İsmail Bütün, Abdallık Geleneği, Davul Yapımı ve İcrası"nda Adem Göçer, "Çini Sanatı"nda Hamza Üstünkaya, "Alem Ustalığı"nda Mahmut Efeoğlu.”

Ödüle layık görülen Yaşayan İnsan Hazinelerini tebrik ediyorum. Ödülleri öz sanatlarımız ve kültürümüz için hayırlı mübarek olsun.

Büyükaşık Ailesi altı asırdır ipek dokumacılığının hizmetinde…

İpek Böcekçiliği ve Dokumacılığı alanında YİH ödülünü alan Hasan Büyükaşık’ı tanıyorum. Büşükaşık Ailesi Hatay’da altı asırdır ipek böcekçiliği ve dokumacılığı alanında usta-çırak; baba-oğul faaliyet gösteriyor. Hasan Usta gerçek bir sanatkâr. Ustaların ustası.

Hatay’ın Kurtuluş Caddesi üzerindeki dükkânına misafir olduğum Hasan Usta bundan tam 71 yıl önce henüz küçük bir çocuk iken ata mesleğine sevdalanmış. Öncelikle babası ve ustası Ali Usta’dan, sonrasında pek çok ustadan ve ocaktan ipek dokumacılığının usul ve esaslarını öğrenmek için tezgâh tezgâh dolaşmış. Yedi yaşında dokuma tezgâhının arkasına geçen Büyükaşık on yaşına geldiğinde elleri ipek tezgâhına yakışmaya, birbiri ardına ipek kumaşları dokumaya başlamış. Mesleğine, sanatına, zanaatına soy ismiyle müsemma bir şekilde âşık olan Hasan Usta’yı tebrik ederken, ellerinden hürmetle öpüyorum.

YİH Envanteri’nde ebru sanatı unutulmadı.

YİH Envanteri’nde ebru sanatı unutulmadı. Geçtiğimiz yıllarda ustaların ustası Fuad Başar’a YİH ödülü takdim edilmişti. A. Hikmet Barutçugil ebruda İYH ödülünü alan ikinci kişi oldu. Barutçugil’i tebrik ediyorum.

Ahmet Hikmet Barutçugil’in, ebru sanatımızın duayeni Mustafa Düzgünman Üstad’ın talebesi olduğunu zannediyordum. Barutçugil’e, Türk ebruculuğunda Yaşayan İnsan Hazinesi ödülü verildiğini öğrenince özgeçmişini inceledim.

Ebruyu kendi kendine öğrenmiş.

Böylelikle yeni öğrendim, Hikmet Bey’in ebruda herhangi bir hocası, ustası yokmuş. Araştırmaları neticesinde ebruyu kendi kendine öğrenmiş. Emin Barın’dan hat meşk ederken ebru sanatının içindeki dinamizmi keşfetmiş ve böylelikle ilgi duymaya başlamış. Sn. Barutçugil’in ebruya duyduğu sevgi kısa zamanda tüm benliğini sarınca öğrencilik yıllarındaki araştırmalarını tek başına sürdürerek kendini geliştirmiş. Hikmet Barutçugil’in mesleği tekstil desinatörlüğü. Akademik eğitimden aldığı sanat altyapısını gelenekli sanatlarla birleştirerek yepyeni ufuklar açmış. Geleneği geçmişten geldiği gibi yaşatırken çağdaş yorumları ile, ilgi alanı ebruyu son derece farklı mecralara çekmiş. Barutçugil’in ebru öğrenim serencamı böyle…

YİH kıstasları göz ardı edildi.

Burada bizim meselemiz Sn. Barutçugil’in şahsıyla ilgili değil. Meselemiz Yaşayan İnsan Hazinesi tercih kıstaslarının göz ardı edilmesi. Bakanlık YİH tesbit kıstaslarını açıkça göz ihlal etmiş. En azından kıstasları kendi belirleyerek kurumsal web sitesinde ilan ettiği kriterleri göz ardı etmiş. Az önce detaylandırdığım YİH tercih kıstaslarını Bakanlık web sitesinin https://aregem.ktb.gov.tr/TR-12929/yasayan-insan-hazineleri-ulusal-envanteri.html linkinden edindim. Orada net bir şekilde “Sanatını usta-çırak ilişkisi ile öğrenmiş olması,” kıstası yer alıyor. Bakanlık kendi belirlediği ölçülerin dışına çıkmış. Benzer bir ihlâl inşallah bir daha vuku bulmaz. Ve inşallah biz de bir daha böyle bir yazı kaleme almayız.

İlgili yetkililerin gözünden kaçmış!

Sayın Bakan Mehmet Nuri Ersoy, Cumhurbaşkanlığı Külliyesindeki törende yaptığı konuşmada mezkûr envantere alınacak isimlerin belirlenmesinin, il kültür ve turizm müdürlüklerinden başlayıp, Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan Uzmanlar Kurulunda devam eden ve Bakanlık makamının onayıyla nihayet bulan uzun soluklu bir süreç olduğunu belirtti. Sanırım ilgili yetkililerin gözünden kaçmış bu önemli kıstas. Çünkü sanat ustadan öğrenilir, ustasız sanatkâr olunmaz.

Ebru sanatını kendi kendine öğrenen biri ustasının elinden tekne açmasını, gül dalından at kılıyla fırça yapmasını, biz kullanmasını, boya ayarını öğrenmezse kendi kendine lâyıkı vechiyle hiçbir zaman öğrenemez. Bu durumda boyalar akar, zeminler güzel olmaz, boyalar akar, battal ebrularda fazlaca boşluklar olur, çiçekler estetik bir keyfiyet arz edemez, battal ebrular ne Mustafa Düzgünman ebruları ile, ne Necmeddin Efendi ebruları ile, ne de İbrahim Edhem Efendi ebruları ile kıyaslanabilir. Bu durumda tekneden çıkartılan ebruların adı da geleneksel Türk ebrusu olmaz.

İbrahim Edhem Efendi’nin öğrettiği ebru Türk ebrusudur.

Ülkemizde ebrunun son iki asırda İbrahim Edhem Efendi ile başlayan silsilesi var. Bu silsileden gelen ustaların ve onlardan usta-çırak münasebetiyle Türk ebru sanatının inceliklerini ve âdabını öğrenen kişilerin teknelerinden çıkan ebrulara Türk ebrusu denir.

Sanat, kitaplardan öğrenilemez.

İlgililer için tekrar etmekte fayda var. Hudâyinâbit sanatkâr olunamaz. Sanat, kitaplardan ve dahi sanal âlemden öğrenilemez; bir ustanın dizinin dibinde uzun yıllar aşk ile meşk edilerek öğrenilir. Dolayısıyla tüm geleneksel sanatlarımızda olduğu gibi ebru sanatında da keyfiyet böyledir.

Türk ebrusu bu toprağın sanatçılarının tanımlarıyla tarif ve tavsif edilebilir. Batı sanatına ait tanım, terminoloji ve argümanlarla bizim sanatlarımız yargılanacak olursa o zaman bittabi yanlış yerlere gidilir. Ebru sanatında yaşanmakta olan karmaşanın azaltılması için Düzgünman’ın -ustalarından aldığı- ebru öğretim metodu ile sanat ahlâk ve felsefesinin içselleştirilmesine ihtiyaç duyuluyor.

Uzmanlık gerektiren her sahada olduğu gibi ebru konusunda da maalesef kamuoyunun zihni berrak değil. Neyin ebru olup olmadığı net bir şekilde ayırt edilemiyor.

Ebru geleneksel bir bezeme sanatıdır.

Önce ebruyu, doğru ebruyu tarif edelim. Türk ebrusu suda erimeyen, güneşten etkilenmeyen, kâğıda/çevreye zarar veren yabancı kimyâsallar ihtiva etmeyen, içerisine sığır ödü katılan doğal boyaların, yaşlı atın kuyruk kıllarının bir dala sarılmasıyla yapılan fırçalar yardımıyla, kıvamı artırılmış bir sıvı üzerine serpilmesi ya da iğne yardımıyla damlatılması ve şekillendirilmesi ile oluşturulan desenin, kâğıda tesbit edilmesi suretiyle gerçekleştirilen bir kâğıt bezeme sanatıdır.

Tekneden çıkan her kâğıt ebru değildir!

Bilinmelidir ki ebru tekniği kullanılarak ebru yapılabildiği kadar resim de yapılabilir. Türk ebrusu sanatında çiçekler kadim ustaların yaptığı gibi üslûplaştırılarak resmedilir, bire bir yapılmaz. Türk ebru sanatında çiçek ve sair figürlerin üslûplaştırılması ustalardan öğrenilen önemli bir sanat ebed müddet geleneğidir.

Ebruda çiçekler uslûplaştırılmadan yapılamaz mı?

Ebruda çiçekler uslûplaştırılmadan yapılamaz mı? Tabii ki yapılabilir. Şimdiki zamanda olduğu gibi isteyen teknesinden istediği kâğıtları çıkarmakta özgürdür. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki tekneden çıkan çiçekli, böcekli her kâğıt ebru ismini almaz.

Bir mesele daha…

Bir mesele daha… Boyalar, ebru teknesindeki suyun üzerine dökerek ebru yapılmaz. Peki nasıl yapılır, serpilerek ya da kumlu ebruda olduğu gibi damlatarak yapılır. Boyayı teknenin içine dökmek ya da boca etmek suretiyle ortaya çıkartılan şeylere Türk ebrusu denmez. Neden Türk ebrusu denmez? Çünkü Türk ebru sanatını tesis eden cennetmekân ustalar ebruyu böyle tarif etmemiş, teknelerinden böyle ebrular çıkarmamış.

Hiç şüphesizdir ki asırlardan beri bu topraklarda yapılan ve dahi geleneksel Türk ebrusu adını alan sanatımız gelenek dışında ortaya çıkartılan ‘ebru nam’ çalışmaları tüm benliğiyle reddeder. Ebru ile ilgili az çok okumalar yapanlar dahi ebrûnun kelime manasının bulut gibi demek olduğunu bilir. Bilinmesi gereken diğer bir gerçek de boyayı suyun üzerine dökmek suretiyle elde edilen desenlerin bulutla bir benzerliğinin bulunmadığıdır.

Ebru kuşaktan kuşağa aktarılan sırlı bir Türk-İslâm sanatıdır.

Ebru, felsefesi olan, yaşayan, yaşatılan, keşfedilebilen tüm güzellikleri kuşaktan kuşağa, hocadan talebeye, ustadan çırağa aktarılan sırlı bir Türk-İslam sanatıdır.

Sanatta; özellikle İslâm-Türk sanatlarında gelenek oldukça önemli bir yer tutar. Bu geleneğin anahtar kelimeleri de şüphesiz meşktir, icazettir, usuldür, azimdir ve dahi edeptir.

Günümüzde hemen her şehirde icracısı bulunan ebru, kimi zaman, bir takım ellerde kadim sanat geleneğimizden uzaklaşarak fırçaların ucunda ne idüğü beliriz şekillere bürünüyor; kimi zaman da mahiyet değiştirip resim ve minyatür sanatıyla bütünleşerek evrim geçiriyor!

Gelecek gelenek üzerine inşa edilir.

Tekrar altını çizelim… Tüm geleneksel sanatlarımızda gelenek önemlidir. Çünkü hemen her sanat ve zanaata gelecek gelenek üzerine inşa edilir.

Hamiş: Ebruyla az çok ilgiliyimdir! Nitekim bu yazıyı, odamı tenvir eden dokuz adet Türk ebrusunu temâşa ederek yazdım. Bu eserler tamamıyla geleneksel Türk ebrusudur.

Eserleri teknelerinden çıkaran Mustafa Düzgünman ve Timuçin Tanarslan merhumlara Allah’tan rahmet; Alparslan Babaoğlu, Aydın Gülan, A. Sabri Mandıracı, Sadreddin Özçimi, Selma Elhan ve Dilek Kayır’a hayır ve bereket içre ömürler niyaz ediyorum. Tekneleri pür-nur olsun.

 

 

 


Yorum Ekle
Ah ah
14.02.2020 01.14.16

Hangi bir işi adam kayırmadan yapabildiki bunlar.hak ALLAHA ait istediğini yapar. ALLAH ALLAHLIĞINI KİMSEYE bırakmaz.